Anket
Takvim
«    May 2012    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
 
The Curious Case of Benjamin Button (2008)
Kategori: Janr Filmleri » Drama | Haber ID: 1907 | Yazdır

alt

 

Çok yetenekli bir yönetmenin elinden çıkan oldukça başarılı bir filmle karşı karşıyayız. The Curious Case of Benjamin Button izledikçe seyirciyi içine almasının yanı sıra bize hayata dair önemli dersler de veriyor. Olağan dışı bir hikayeden yola çıkılarak üretilen yapımdan olağan sonuçlar çıkarabileceksiniz ve Benjamin Button' un yaşamı boyunca başından geçenleri büyük bir ilgiyle izleyeceksiniz.


alt

 

Film, tersine akan bir saatin oluşum hikayesiyle başlıyor. Oğlunu savaşa gönderen bir baba, oğlu şehit olunca her şeyi geçmişe döndürmek istediği için büyük bir saat yapar. Bu saat, kendisine yeni açılacak bir tren istasyonu için sipariş edilmiştir. Açılış günü saatin üstündeki örtü iner ve herkes şaşkınlığa uğrar. Saat ters çalışmaktadır. Bu eleştiriyi duyan saatçi hemen şu açıklamayı yapar: "Onu böyle yaptım. Çünkü belki bu sayede savaşta kaybettiğimiz çocuklar evlerine döner; çiftçilik yapar; çalışır; çocuk sahibi olur; uzun bir hayat sürebilirler. Belki benim oğlum da eve dönebilir." Tersine akan bir saat içinde bu hayalleri barındırınca ne kadar cazip bir icat haline gelir; düşünün...
Birinci Dünya Savaşı' nın sonunda dünyaya gelen Benjamin (Brad Pitt), talihsiz bir şekilde doğduğu gün annesini kaybeder. Benjamin, olağanüstü yazgısıyla daha ilk gün tanışır. Babası, sıradan bir bebek olmayan Benjamin' i gördüğü anda telaşla kucaklar ve bir evin kapısına bırakır. Allah' ın bir cezası gibi gözüken bir bebeğe bakmaya Thomas Button' un cesareti yoktur. Yine kaderin garip bir cilvesi olarak Benjamin' in bırakıldığı evin bir huzurevi olduğunu görürüz. Tersine akan yaşamı boyunca Benjamin bu eve olan bağlılığını hiç koparmaz. Benjamin için "Eski bir çömlek kadar çirkin olabilirsin ama yine de Tanrı' nın çocuğusun" yorumunu yapan ve huzurevinde görevli olan Queenie (Taraji P. Henson), ona kendi çocuğuymuş gibi bakar. Onu Allah' ın görmek istemeyeceğimiz türden bir mucizesi olarak görür.

 

alt

 

80' li yaşlarından geriye doğru sürdürdüğü yaşamında Benjamin' in başına gelen en güzel şey Daisy (Cate Blanchett)' dir. Daisy ile akran sayılabilecek bir yaştayken tanışmasına rağmen görüntü olarak 70' li yaşlarını sürüyor gibi gözükse de çok iyi anlaşırlar; kısa sürede dost olurlar. Aynen huzurevinde olduğu gibi hayatı boyunca Daisy ile olan bağlarını da hiç koparmaz. Bir araya gelebildikleri en güzel zaman dilimi ise yaşça birbirlerine en yakın olabildikleri zaman dilimidir. Benjamin gençleştikçe Daisy yaşlanır ve günün birinde ortada buluşurlar. Bu birliktelikten bir bebek dünyaya gelir ancak Benjamin gitgide gençleştiği için Daisy' nin iki bebeğe birden bakamayacağını düşünür; bu düşüncesini sevgilisiyle paylaşır ve karamsarlığa düşer. Daisy, her ne kadar bu durumdan memnun olacağını ve zamanı gelince onun altını bezlemekten zevk alacağını söylese de Benjamin, günün birinde yaşadıkları evden ayrılır. Yaptığı bu hareketle Daisy' i büyük bir zahmetten kurtaracağını düşünür. Kızının büyüdüğünü göremez ancak her doğum gününde ona bir kart gönderir. ikinci doğum gününde mesajı: "doğum günün kutlu olsun, sana iyi geceler öpücüğü verebilmek isterdim."
beşincide: "ilk gününde seni okula götürebilmek isterdim."
altıncıda: "orada olup sana piyano çalmayı öğretebilmek isterdim."
on üçüncüde: "bir oğlanla flört etmemeni söyleyebilmek isterdim. Kalbin kırıldığında sana sarılabilmek isterdim. Baban olabilmek isterdim. Yaptığım hiçbir şey bunun yerini tutamaz."...

 

alt

 

Benjamin bütün başından geçenleri henüz hatırlayabiliyorken bir günlüğe yazar. Bu günlük Daisy' dedir. Daisy ölüm döşeğindeyken kızı Daisy' e önceden okuyamamış olduğu için Benjamin' in günlüğünü okumaya başlar. Seyirciler de bu yolla Benjamin' in hayat hikayesini öğrenmiş olur. Edinmiş olduğumuz bütün bilgiler Benjamin' in günlüğünde birer hatıradır. Daisy ile tanışması, huzurevinden ayrıldıktan sonra bir römorkörde çalışması, babasıyla tanışması ve ona olan kızgınlığına rağmen babası ölmeden önce güneşin doğuşunu beraber izlemeleri, ilk cinsel deneyimi, Rusya' da evli bir kadın olan Elizabeth' e (Tilda Swinton) aşık olması, Hindistan' a gidişi, yıllar sonra Daisy ve kızı Caroline' i (Julia Ormond) ziyaret edişi... Ergen bir çocuğa dönüşmesine kadar her şeyi bu hatırat sayesinde öğreniriz. Bu dönüşümden sonra ise Benjamin' in kafası karışır. Hafızası gidip gelmeye başlar. Huzurevine getirilen Benjamin' in durumu Daisy' e haber verilir ve ölene yani küçük bir bebek olana kadar ona Daisy bakar. Benjamin' in uzun ve sıradışı hayat hikayesini şu kısacık cümle ile özetleyebiliriz: 80'li yaşlarında bir bebek olarak doğdu ve henüz yeni doğmuş bir bebek olarak, ardında buruk bir hayat bırakarak öldü.
Filme ait bir diğer özet ise filmin başlangıcında hikayeye konu olan saatin, Caroline bu anıları okurken oluşan kasırga sonucunda sular altında kalmasıdır. Saat, teknolojiye ve zamana yenik düşmüş, bu kasırgadan bir süre önce, tren istasyonunda yerini dijital bir saate bırakmıştır.

 

altalt


The Curious Comment of Movie Whisperer:
Usta yönetmen David Fincher üçüncü kez Brad Pitt ile biraraya geliyor. Seven ve Fight Club' dan sonra üçüncü kez büyük bir başarıya imza atıyor. Filmin başarısı tam on üç dalda akademide aday gösterilmesiyle kısmi olarak kendini göstermiş durumda. Ortalıkta gezinen yorumlara ben de katılıyorum. Akademi böyle filmleri sever ve ödülleri toplayacağı şüphe götürmez bir gerçek. Ancak akademinin bu tarz filmleri sevip sevmemesi beni ilgilendirmiyor. Filmin bana kattıkları, beni içine alıp alamadığı ve böylesine gerçek dışı bir hikayeyi gerçekmiş gibi izlettirip izlettiremediği benim için önemli olan. Bu saydıklarımın hepsi hakkında olumlu düşünüyorum. Film, gerçekten sizi sarıp sarmalıyor ve orijinal bir yapım izliyor olmanızın keyfine varıyorsunuz. Bununla beraber filmin uzun olması sıkıcı ve bunaltıcı olarak yorumlanabilir (okuduğum bir kaç eleştiride bu düşüncelere sahip insanların olduğunu gördüm). Ancak ben tam aksini savunanlar arasındayım. Filmin durağan temposuna ironik düşecek şekilde her saniyesini sabırsızlıkla izledim. Hem bu filmde zaman kısıtlamasına gidilseydi o zaman da filmde yaşanması gereken sürece büyük haksızlık olurdu diye düşünüyorum.
Filmde, huzurevinde yaşayan amcalardan birinin ufak bir hikayesi var ki film içinde film olarak düşünebiliriz bunu. Amcamızı yedi kere yıldırım çarpmış ve gözüktüğü her sahnede bir yıldırım çarpmasından bahsedişi sonucu Benjamin' in hayalinde bu sahne canlanıyor. Yönetmenin bu sahneleri yorumlayışı gerçekten çok başarılı. Ayrıca basit bir araba kazasını (Daisy' e çarpan taksi) çok güzel bir kurguyla harmanlayarak seyircilere sunuşu da takdire değer. Film, kurgusuyla, senaryosuyla, makyajıyla, müzikleriyle ve oyuncularıyla bir bütün olarak çok başarılı. Bunun dışında renkler, hikayenin gidişatı ve zamanına uygun düşecek şekilde kullanılmış.
Yorumsuzluk da bir yorumdur ve yorumsuzluğu yorumlamak da ciddi bir oyunculuk yeteneği gerektirir. Brad Pitt' in yaşlı bir karakteri canlandırması bir yana, bu zor misyonu "ödüle layık görülecek" bir performansta aktif hale getirdiğine inanıyorum. Cate Blanchett' i genç olarak görmek güzeldi. Ölümü bekleyen bir yaşlıyı canlandırdığı sahneler gerek makyajıyla gerekse oyunculuğuyla oldukça gerçekçiydi. Blachett, usta oyunculuğuyla, yer aldığı başarılı yapımlara bir yenisini ekledi. Tilda Swinton (Kate Blanchett' ın çirkin hali) ve Julia Ormond' u kısa süreli olarak görsek de filme uyum sağladıklarını söyleyebiliriz. Queenie rolünde izlediğimiz Taraji P. Henson ise filmde göstermiş olduğu başarıdan dolayı akademi tarafından en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında oscar' a aday olmuş bir oyuncu. Abartılı olmayan oyunculuğuyla bu dalda ödül alıp alamayacağı şimdilik muamma olsa da ben şahsi kanaatimce ilk defa izlediğim Henson' ı başarılı ve samimi buldum. Son bir repliği hayatın bir gerçeği olarak alt satırda belirtip, Benjamin ve Daisy' e bir atıfla yorumumu bitirmek istiyorum.

 

"Bu dünyadan geldiğim şekilde ayrılacağım. Yalnız ve hiçbir şeyim olmadan..."

 


-good night sinemaestro

-good night whisper...

 

alt



Yazar: whisper | 30 Ocak 2009 | Okunma: 1022 Bookmark and Share
Benzer haberler:

22 Şubat tarihinde Slumdog Millionaire' in başarısı Benjamin Button' un gölgesinde kalacak gibi gözüküyor. Her ne kadar onun da ödüle layık olduğunu düşünsem de en iyi film dalında yalnızca kalplerde bir yer edineceğini düşünüyorum. Kazanması büyük sürpriz olur. Ancak kendini gösterip iyi yerlere getirerek adaylığı koparması bile gerçekten alkışlanması gereken bir başarı. Öte yandan Benjamin Button pek çok artısıyla törene damgasını vuracak ve ödülleri kapacak gibi.
Ayrıca yorumda bahsetmeyi unuttuğum ufak bir ayrıntı var. O da Benjamin' in kızı Caroline. Caroline ölüm döşeğindeki annesiyle beraber ve babasının günlüğünü okuyor; annesine seni ihmal ettim tanıyamadım tarzı şeyler söylüyor. Ama neden annesinden koptuğu ya da ayrı kaldıkları konusunda bir bilgi verilmiyor. Buna değinilse daha iyi olurdu diye bi fikrim geldi de onu da paylaşayım istedim. :oops:
30 Ocak 2009 14:46 |

gerçekten iyi bir film oyunculuklar inanılmaz fakat tek bişey yüzünden kızgınım buda akademinin suçu aslında benjamin button bir çıktı koskoca the dark knight unutuldu bu çok anlamsız ve sırf bu yüzden filmi protesto edicek insanlar var bunun dışında gerçekten çok sevdim bende filmi ve brad pitt umarım oscarı kazanır çünkü kaç senedir çabalıyo adam haketti.
30 Ocak 2009 15:19 |

daha iyi birşey bekliyordum beklentilerimi karşılayamayan bir filmdi.

ha birde nette bunun çok dalgasını geçiyorlar.forrest gump ile inanılmaz benzerlikler var
30 Ocak 2009 17:36 |

Forest Gump'ın senaristi ile Benjamin Button'ın senaristi aynı kişi.Gerçekten nerdeyse aynı sahneler var , adam kendini tekrar etmiş belki bile bile yapmış bilemicem tabide Forest Gump'ın 100'de biri bile başarılı değil bence Benjamin Button.
31 Ocak 2009 03:09 |

Filmin Forrest Gump ile arasında benzerlikler kurulabilir. Benjamin' in de Forrest' ın da gerek olayları kendi seslerinden aktarmaları gerek sevdikleri kadına duydukları bağlılıklar gerekse annelerine olan bağlılıkları ve annelerinin öğütleri falan...hatta bir kaç replik de birbirine benziyor olabilir. Senaristin çakma bir Forrest Gump üretmekten ziyade ondan etkilendiğini söyleyebiliriz. İki filmin yönetmeni de başarılı Fincher' ın bir başka yapımı tekrarlamak üzere bu işe giriştiğini zannetmiyorum. Senarist Eric Roth ise zaten Forrest Gump ile oscar heykelciğine kavuşmuş. Neden kendini yinelemek için çaba sarfetsin? Dediğim gibi benzerlikler ve anımsamalar oluyor filmi izlerken. Ancak ortada başka bir gerçek var. İlk olarak Benjamin Button' un bambaşka bir hikayesi var. Ayrıca bu film bir uyarlama senaryo ve 1920'lerde F. Scott Fitzgerald tarafından yazılmış. Filmi yalnızca Forrest Gump ile karşılaştıranlara haksız olmadıklarını ancak bardağın biraz da dolu tarafından bakmalarını tavsiye ediyorum. Böyle sıra dışı bir hikayenin, içine girip bize olaylar gerçekmiş gibi hissettirmesi bile başarı. Tabii böyle hissetmeyenler de olabilir. Yine de bu filmi Forrest Gump gerçeğine rağmen beğenenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoğunlukta. Neyse Benjamin' i Forrest' a kırdıracak değilim. Çünkü Forrest Gump' ın yeri apayrı ve söylemek istediğim şey kesinlikle Benjamin, Forrest' ı döver tarzı birşey değil. Sadece başarılı bir filmi Forrest Gump' ın gölgesine itip filmin içinde başka hiçbir şey yok tarzı bir ifade bana "curious" geldi o kadar.

edit: bu arada görüşlerim şu adresten izlediğim benzerlikler kumkuması videoya rağmen aynı. evet..

http://www.collegehumor.com/video:1897317
31 Ocak 2009 14:18 |

Yazarımızın kritiğini bir solukta okuduğumu ve beğendiğimi söylemek isterim. Maalesef film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Öncelikle şunu belirteyim: Forrest Gump bu dünyada en nefret ettiğim filmdir. O denli yapaydır ki, müziğinden kurgusuna, dış anlatımına, "Akademi, sana geliyorum!" serenatını bangır bangır duyabilirsiniz. İyi bir film olabilir, fakat pek çok önemli yapımın hakkını yemiştir. O senenin en iyi filmi olarak Pulp Fiction'u öne sürenler, herhalde Quiz Show'u da izlememişlerdir. The Shawshank Redemption'dan bahsetmiyorum bile. Tüm bu filmlerden "rol çalan" bu 2. yarısında ısınabildiğiniz soğuk film, Benjamin Button'un yanında başyapıt gibi duruyor. Ne tesadüftür ki, uzun zamandan beridir ilk kez bu denli verimli bir yıl yaşadık ve The Dark Knight başta olmak üzere, gene pek çok yapım pas geçildi. Şunu iddia ediyorum ki, ergen yaşımda olsaydım ve pek çok klasiği seyretmemiş olsaydım, Benjamin Button hayatımın filmi olurdu. Bunca filmden sonra oturup Benjamin'i izlediğimde, gerçekten sıkıldım. Söz konusu senaristin aşktan, romanstan anladığına bir kere kesinlikle karşı çıkıyorum. Bu filmde Forrest'teki absürd saflığın izi de yok. Tilda'nın karakterinin kırdığı rekordan deniz macerasına, akıl hocalarına, anne sevgisine, bir şeyleri sürekli öğrenir durumdaki Benjamin'in idiyotluğuna, Daisy ile bir kesişip bir ayrılan yollarına kadar, Forrest Gump ile benzeşmeler ziyadesiyle mevcut (eşleştirmeli videoyu da şimdi seyrettim, yapanın ellerine sağlık. Soğuk Amerikan klişelerinden bıktık!). Akademi sevsin diye yaşlı Daisy ile Titanic nostaljisi de verilmiş. İnsanları bunalıma sokabilecek bir filmdir ayrıca Button. Büyüklerinize izlettirmenizi tavsiye etmem. "Hayattan zevk alın" mesajı değil, "hayat hızla akıyor ve bir şey yapamıyoruz" bakışı var filmde. Romans yahut dram isteniyorsa, oturup Capra, Leone, Chaplin seyretsinler. Gayet soğuk, karamsar ve donuk bir film. Pitt'in iyi oynadığı fikrine de katılmıyorum maalesef, muhalif olsun olmasın, Fight Club gibi bir yapımda es geçilen Fincher ve Pitt'in bu soğuk filmle ödüllendirilecek olması, eminim ki, benim gibi, pek çok sinefilde de tepki yaratacaktır. Sayın Fincher, lütfen "her devrin adamı" olmayınız ve kendi kulvarınıza geri dönünüz. Back to the Future, Who Framed Roger Rabbit gibi eğlenceli ama sağlam filmlerle hatırladığım Robert Zemeckis'in (Forrest Gump) ödül yalakalığı için çark etmesinden sonra, sizin de bu sularda yüzmenizi istemem. Yapacaksanız reklam yönetmenliğine dönünüz. Biz Amenabar'la, Nolan'la, Singer'la umutlanmaya razıyız. Her karesinden "ödül" kaygısı taşıyan filmler istemiyoruz. Şimdilik bu kadar. Keşke o saat hayatımın 166 dakikasını da geri verebilseydi.

:hourglass :suicide:
6 Şubat 2009 04:24 |

"ödül kaygısı" (kusura bakmayın ama) the dark knight'a feci şekilde hakimdi,bu konuda bişeyler de yazdım dün gece. the curious case of benjamin button'ı da yarın 2 seansında izliycem,çok merak ediyorum.. :boogie:

bir de ben de yaşım yüzünden bi alay klasiği izleyemedim de,"hayatımın filmi" ünvanını seven'ın elinden alabilicek mi görücez...:D
6 Şubat 2009 13:29 |

david fincher'ın şimdiye kadar çektiği filmlerin hepsine (alien 3 hariç)10 üzerinden 10 verirdim heralde.se7en'ı zaten yukarıya da yazdım,fight club desen bilen biliyor zaten,game desen sinema tarihinin en iyi kurgularından birine sahip ve senaryosu da muhteşem,panic room ayrı bir olay,zodiac da fincher'ın epik ve sıkıcı ancak bittiğinde kendine bayıltan yegane filmi.

the curious case of benjamin button'a da kafamda bu düşüncelerle gitmiştim,3 yıldır(evet 10 yaşımdan beri) bekliyordum bu filmi.yaşlı doğup gençleşen adamı,david fincher forrest gump-vari bir anlatımla yoğurmaz heralde diyordum.söz konusu ödül olunca,en büyük yönetmenlere bile neler oluyormuş demek ki,benjamin button,2008'de izlediğimi sayarsak,o yılın en ödül maymunu filmi.no country for old men'de bile bu kadar baskın değildi bu duygular.bir senaryo,içten olmaya çalışırken plastikliğini saklayamayan forrest gump'ından ölesiye sıkıldığım eric roth sayesinde,bu kadar sündürülür ve kötü yerlere getirilir herhalde.o kamerayı bana verseler,ben bile daha iyi bir şeyler yapardım belki,o derece.sırf 2 saati aşsın diye ne hale gelmiş film ya? izlemeden önce güzel olucağına ne kadar emindim,hatta en iyi filmi buna versinler demiştim,ne umdum ne buldum :suicide: ...ama her şeye rağmen david fincher güzel yönetmiş arkadaş,kamerayı iyi kullanmış falan bile diyemedim.fincher gitti,filmleri kaldı yadigar. :D
22 Şubat 2009 15:58 |

Aynı düşünce altında buluştuğumuza sevindim. 13 yaşında bu denli bilinçli tercihlerde bulunup sinematiğinizi genişletmeniz de takdire değer. Biz o yaşlarda filmleri TV'den videoya çekiyorduk. VCD, DVD, Blu-ray; bakalım 10 yıl sonra nerede olacağız. Herhalde tek Cd'ye onlarca filmi sığdırmayı başaracaklar. Arşivler birkaç CD'den oluşacak. Tıpkı Beatles'ın her biri milyonlar satan albümlerinin sahaflarda birkaç mp3 cd'si ile üç kuruşa satılması gibi. Fincher'a dönersek; dediğiniz gibi, Zemeckis'te de gördüğümüz ÖDÜL KAVŞAĞI'nı tiksindirici şekilde kendisi de geçmiş ve bizleri üzmüş bulunuyor. Nolan'ın ve her zaman kotarılamayacak Batman uyarlamasının bu sene Top 2'de yer alması gerekirdi. Zeplin hazırdı, tek yapmaları gereken biraz itmekti. Yapamadılar, bu sene tören her zamankinden sönük geçecek benim nazarımda. Çok iyi fırsatları kaçırdılar. Adaylıklarda pas geçilen isimler, seçilenlerden daha kalıplıydı neredeyse. Sinemanın hâlâ tam anlaşılmamış bir sanat olduğu da, bu yanlı ve cılız seçimlerle kendini doğruluyor.
22 Şubat 2009 16:45 |
Bilgi
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.