Takvim
| « May 2012 » |
|---|
| Pt | Sa | Çr | Pr | Cu | Ct | Pz |
|---|
| | 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | | 28 | 29 | 30 | 31 | |
|
-Alelade Bir Dışavurum Sınaması-

Gomorra (2008)
…Devletten bağımsız olarak inşa edilmiş gayri hukukî bir örgütün hiyerarşileşmesindeki çok katmanlılık belki başka hiçbir filmde bu kadar dolaysız resmedilememişti… Daha çok dokümanter yanından faydalanarak hayret uyandırıcı olmayı becerebilen filmin tüm o kasvetli ve özgürlüğü kısıtlanmış imajları filmin tezini destekler niteliktedir… Tezin temasında herhangi bir sansasyonel (ayriyeten kışkırtıcı) ifadeye rastlamak pek mümkün değil. Bilâkis, film özünden geneline değin tek bir şeyin peşinden gidiyorsa o da püriten doğruluktan gayrisi değildir… Gomorra ne Bir Zamanlar Amerika’da filmindeki gibi mafyayı görüntünün ardına yerleştirip salt dramatik öykü anlatıyor ne de Otomatik Portakal’ın gerisinden takibata meylediyor. Malûm, Otomatik Portakal daha genel mânâda şiddetin yargılamasını tezatlardan (etkiye tepki veremeyecek değin aciz bir karakter vasıtasıyla) faydalanarak, dahası, gayet de otoriter bir eda ile gerçekleştirerek unutulmaz olmayı başarabilmişti… Gomorra ise yarattığı kendi evrenindeki sıradışılık ile bir noktaya kadar Otomatik Portakal ile benzerlik gösterse de mevzu yaratılan mekândan, sinemanın söz diziminde yer alan zamansal ve uzamsal gelişmeye kaydığında iki film bambaşka noktalara yollanmış oluyor. Kubrick’in Otomatik Portakal’ı seyirci üzerinde bir çeşit baskı kurmaya yeltenirken Gomorra hayli serinkanlı bir görünüm çiziyor… Anormal olanı (mahalle aralarında uyuşturucu tüccarlığı yapmak, gündüz gözüne adam öldürmek, işlenen suçlara karşın en ufak endişe / vicdan azabı hissetmemek, devlete bağlı olan hiçbir adalet sisteminden korkmamak hatta bu mercilerin esamisini dahi anmıyor olmak) normal olarak atfetme gayesinde olan film, bunu eyleme dökerken ortada herhangi bir sakınca yokmuş gibi bir tutuma bürünüyor… Bu da elbette yukarıda bahsi geçen konuda filmi belgesel olmaya daha yakın tutan etmenlerden sadece birisi…
Film şahsi meselesi gereği, mafyayı tek bir öyküden ibaret değil de, daha geniş çaplı / çerçeveli bir öykü olarak kurgulama mecburiyetindedir, haliyle de bol karakterli… Bundan ötürü yarı-belgesel bir manzaraya tekabül eden filmin zaman zaman sıkıntı yaşadığı, bunun da akmayan bir öyküye denk geldiğini iddia etmek pek de sakıncalı sayılmayacaktır… Film ne çare ki, usta yönetmen Jean Renoir’in 1939 tarihli teatral filmi Oyunun Kuralı gibi bol karakter handikabının altından sağ salim çıkamıyor. Buna şaşırmamak lâzım gelir, Gomorra, Renoir’in filminden mebzul derecede farklı sularda kulaç atıyor ne de olsa…
Esas filmimizin hal ve tavırlarına göz gezdirdiğimizde filmi sükûnetinden ötürü epey tehditkâr bulmak da imkân dâhilinde… Minimal bir anlatıma yamanan doruk sahneler seyrek de olsalar filmi ayakta tutmaya yarıyorlar… Tüm bunlardan ötürü de film katharsis’in zıddına seyirciyi kendisinden uzak konuşlandırarak özdeşleşme metodunu yeğliyor… Haliyle filmde didaktik hiçbir teferruata rastlanmıyor, filmin seyirciye sırtını dönmüş, onu zerre kadar umursamıyor gibi bir tavrı var adeta… Bu bağlamda kurulan “özgürlük yanlısı otorite” filmi etken, seyirciyi de edilgen kılıyor… Gomorra, belli ki hiçbir şekilde emrivaki yapmaya yeltenmeyerek, seyircisini gafil avlama meramında. Mafya üyelerinin sınıf atlama uğraşları, kim olduklarını bilmediğimiz çete üyelerinin ara sokağın tekinde yardım dağıtır gibi uyuşturucu ticareti yapmaları, küçük bir çocuğun etrafındaki yaşamı zerre kadar yadırgamadan bu sisteme dâhil olmaya çabalaması, eğlence anlayışları Tony Montana taklidi yapmak ve bir takım çetelerin mal varlıklarına misilleme yapmaktan ibaret olan iki delikanlı… Hepsi de, alışılagelmişlik süzgecinden geçmişçesine resmedilen olaylar bütünü… Filmde seyrek olarak kullanılan müzik de aynı şekilde filmin trajediye müsait olan yanlarını bertaraf etmek gayesiyle, kendi kendisini hicvedermiş gibidir.
Yönetmenin yeni baştan kurduğu bu alternatif evren gönüllüsü bol bir muharebe meydanı gibidir… Herkes bu cihat için isteklidir istekli olmasına, lâkin açılacak cepheler meçhûldür… Çoğu -dost dahi olsa- bir gün herhangi birinin düşmanı olabilecek bir potansiyele sahiptir, soğuk bir savaş alanıdır hayat ve gerilim de her daim zirvededir. İlişkiler ekseriya maddeyle mütealliktir. Herhangi bir ruh, duygu gibi soyut kavramlara rast gelmek ütopik bir düşün gibidir. Duyguların eksikliği de müziksiz bir anlatım ile pekiştirilir… Hâlâ atari oynama çağını geride bırakamamış bir delikanlının elinde silâh boşluğa -fakat esasen bildiği tanıdığı her şeye- ateş açması, hemen ardında kendini bir genelevde bulması nasıl bir hissiyattır ki haddizatında? Henüz küçük çocukları da ihtiva eden bu çürük nizamın hükmü o çocuklara kocaman kamyonların sürdürüldüğü sahnede metonimi kurularak verilir zaten. Kameranın titiz bir seçicilik ve merakla aktardığı görüntüler çocuğundan yaşlısına hemen herkesin o karanlık dehlize sürgün edilişlerini külliyatıyla beraber “belgeler”.
Bizzat hayatın kendisinin; çıkarlar üzerinde temellendirilmiş yasal bir ticarete döndüğünü dile getiren ve ironik bir biçimde “Ne var bunda canım!” diye de ekleyerek konuya yaklaşımını belli eden film, öyküsündeki durağanlığa rağmen hâlâ dikkate şayan olmanın muvaffakiyetinde. Ve kimi şeylerin değil de hani hemen her şeyin özünde bir geri dönüşümsüzlük vardır ya, bizzat bu intibaı oldukça yerinde ve tesirli bırakmasındaki ustalık da kandilli temennaya lâyık görülmesi gereken bir başka husus olarak değerlendirilmeli…
Deniz Akçadoğan, mafya, realizm, gomorra, matteo garroe, eleştiri, kritik, 2008, şiddet, otomatik portakal, kült ablası
Benzer haberler:
 |
gomorra kayseri'de vizyona girmedi..nası sinirliyim şu an.beşir'le vals de bi tek istanbul'da vizyona girmiş,ağlamak istiyorum..sinema dergisi 2 kopyayla vizyona giren 1 filme neden 6 sayfa yer ayırdı acaba?:S |
|
6 Şubat 2009 00:55 |
|
 |
Aşağıda kaleme aldığım yazıda da bundan bahsetmiştim. Bu kişiler önlerine serilen bedava salonların dışındaki dünyanın, nerede ne oynadığının, hangi salonların kapandığının farkında değiller, önlerine ekmeğin bile bedava geldiğini düşünecek kadar "mutlu ve umursamaz" gördüm bir çoğunu kriz dönemi günlerinde. Bedava izledikleri festivale altlarında araba ile kanaldan gelip "sinema sinema dolaşmaktan" yorulduğunu belirten tipler bunlar. Size hizmet ettikleri bahanesiyle bedava yaşayan ve sorunlarınızın umurlarında bile olmadığı bir başka insan kitlesi. Elbette sayfa ayıracaklar, onlar kendi sömürgen dünyalarında sizin kazandırdığınız paralarla daha da mutlular. siz o dergileri almaya devam ettikçe de, bu böyle olacak. Bunun siyahı beyazı yoktur. Tepki gösterecekseniz bunu önce ekonomik yoldan yapmanız gerekir. Musluklarını kesin ki, üstlerine düşen görevi layıkıyla yapmaya başlasınlar. Bunun başarısızlık durumunda stadyuma uğramayan yabancı sporseverler ile her türlü başarısızlıkta kulübe milyon dolarlar akıtmaya devam eden ortadireğimizin farkı ile de açıklanabilirliği var. Lütfen sömürülmeye karşı çıkın. Paranın karşılığı emektir, insanları sömürmek değil. http://www.sinemaestro.com/index.php?optio...d=1931&Itemid=1 |
|
6 Şubat 2009 03:57 |
|
 |
o da değişik bi bakış açısı aslında.empire ve total film'in neden kapandığını da açıklıyor..:) |
|
6 Şubat 2009 13:17 |
|
 |
kayseri de vizyona ne giriyor ki zaten, adamı sinema salonlarından soğuttuyorlar valla, gerçi burdan önce izmirdeydim, sanki orda bi halt vardı da. ancak istanbul. heh. |
|
6 Şubat 2009 14:21 |
|
Bilgi
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.
|
Etiket Bulutu
2007, 2008, 2009, al pacino, alfred hitchcock, alice in wonderland, alien, amy adams, angelina jolie, anne hathaway, avatar, batman, blake lively, brad pitt, cate blanchett, charlie chaplin, charlize theron, christian bale, christina hendricks, christopher nolan, clint eastwood, cosplay, dc comics, deniz akçadoğan, diane kruger, eleştiri, emmanuelle chriqui, fragman, gary oldman, gişe, gossip girl, hayden panettiere, heath ledger, inglourious basterds, iron man, iron man 2, james cameron, jessica alba, jessica biel, johnny depp, joker, kamera arkası, kate winslet, keira knightley, kristen stewart, kritik, kült ablası, kısa film, leighton meester, lost, marilyn monroe, marion cotillard, marlon brando, marvel, megan fox, mickey rourke, mila kunis, mischa barton, natalie portman, oscar 2009, parodi, penelope cruz, poster, poster art, quentin tarantino, ridley scott, robert de niro, robert downey jr, sam worthington, scarlett johansson, sinema, slumdog millionaire, soundtrack, spider-man, star trek, star wars, steven spielberg, superman, terminator 2 judgment day, terminator salvation, the avengers, the curious case of benjamin button, the dark knight, the godfather, the godfather part 2, the incredible hulk, the spirit, the terminator, thor, tim burton, up, vanessa hudgens, vanity fair, video, video klip, wall-e, watchmen, web site, x-men origins wolverine, zoe saldanaTüm etiketler
|
Şifremi Unuttum?