2000'ler ve '90lardan sonra, bir on yıl daha geriye dönüp, '80leri hatırlamanın zamanı gelmişti. Hepimizin kişisel sinemateğinde yer etmiş bilindik filmler yanı sıra, benim de izlemediğim onlarca film vardı ve bir isim havuzu oluşturmak adına, bu sefer dışarıda pek öğe bırakmadan, geniş bir liste hazırladım. Yine "Top 100", "Mansiyon" ve "Aday Filmler" bölümlerinden oluşan liste, sonunda "en iyi 50 film" ve "en kötü 25 film" ile misyonunu tamamlıyor. 50 filmi bu sefer ayrı yazmak yerine, 100 film içinde koyu renk ile ayırdım. Evvelinde kısa bir önsöz hazırladım, önce onu okuyalım, sonra filmlere giriş yapalım.
80ler, sinemaya "eğlence sektörü" gözüyle bakışın egemen olduğu, özellikle bilimkurgu ve aksiyon türünde önemli yapıtlar sunmuş bir ara dönemdi. Hollywood'un egemenliğini sürdüğü bu son on yılda özellikle gençlik filmlerinde (brat pack, date movie) patlama oldu. Bunda John Hughes yanı sıra, daha ciddi hamleleriyle Francis Ford Coppola'nın da katkısı büyüktür. The Outsiders, Rumble Fish ve Peggy Sue Got Married gibi önemli yapıtlar veren Coppola, bugün star olan bir çok oyuncunun da önünü açmış oldu: Tom Cruise, Matt Dillon, Mickey Rourke ve yeğeni Nicolas Cage bunlardan birkaçıydı. Peggy Sue'de görünmesinin yanı sıra, Dirty Harry seriyalinin son filmi The Dead Pool'da kötü adamı oynayan oyuncu, bugün bambaşka bir kulvarda boy gösteren Jim Carrey idi. Carrey'i The Mask'te yöneten Chuck Russell ise, Frank Darabont (The Shawshank Redemption)'un senaryosunu yazdığı A Nightmare on Elm Street 3: Dream Warriors ile serinin en iyi filmine imza atacaktı.
Scorsese en iyi filmlerini bu dönemde çekti. Spielberg ve Zemeckis, ödül kaygısı gütmedikleri bu dönemde, kendilerini de, seyirciyi de eğlendirmesini bildiler. Terry Gilliam, Monty Python ekibinden ayrı olarak, fantastik sinemaya el attı. Python son vuruşunu A Fish Called Wanda ile yaptı. Televizyondan sinemaya sıçrayan en büyük yıldız bu dönemde parladı: Bruce Willis, Die Hard ile, David Addison (Mavi Ay, Moonlighting) etiketinden sonsuza dek kurtulmayı başardı. Costa-Gavras'ıninsan avını konu alan Betrayed filmi, sonraki on yılda Hard Target (John Woo) ile kendini hatırlatacaktı. Sam Raimi, adı video çağıyla özdeşleşen kült filmi The Evil Dead ile, kendisi için güzel, sinema için kötü bir adım attı: Blair Cadısı türevleri bir yana, Spider-man serisinin yönetmen koltuğuna oturacağı bir yoldu bu; devam filmleri çok iyi olsa da, bunlar, Green Goblin'i metalik bir ucubeye dönüştürmenin günahını telafi etmeyecekti.
Fantastik öğelerin hizmet ettiği drama ve romanslar, Field of Dreams, The Princess Bride gibi kültler ortaya çıkardı. Fright Night, The Lost Boys, The Burbs gibi filmler, güldürmeleri yanı sıra, dünyaya salınan korku politikasının açık birer örneğiydiler. They Live buna iyi bir alternatifti. Brazil ve 1984 ise açıkça sistemi eleştiren, sert filmlerdi. George Lucas destekli Howard the Duck, fanteziden korkuya uzanan yelpazesiyle o kadar çorba bir filmdi ki, kötü olamayacak kadar iyiydi! Killer Klowns from Outer Space, Return of the Killer Tomatoes gibi absürdler, onlarca türevinin yanında, bu dönemde sırıtmayan örneklerdi. Nekromantik ve Cannibal Holocaust ise, Salo ve Pink Flamingos'un açtığı yoldan, The Fly -ve belki Possession- ile beraber, mideleri kaldırarak ilerlediler.
Innerspace (Fantastic Voyage), Honey, I Shrunk the Kids (The Incredible Shrinking Man), Cocktail (Love Story), Breathless (A Bout de Souffle), Dead Calm (Nóz w Wodzie, Knife in the Water), The Thing (The Thing from Another World),The Fly, Cat People, Scarface, Tarzan, Flash Gordon, The Secret of My Success ve TV serisinden The Untouchables gibi başarılı yeniden uyarlamalar mevcuttu. 3 Men and a Baby, 2 sene önce çekilmiş bir Fransız filminden devşirmeydi. The Postman Always Rings Twice, "başarılı uyarlama" payesini Body Heat'e teslim edecekti. En uzun süre sonra devam filmi çekilen seri, Alfred Hitchcock'un Psycho'su oldu. Filmi, baş oyuncusu Anthony Perkins çekecekti ve kanımca başarılı bir senaryosu vardı. Hitchcock'un bir diğer filmi, Strangers on a Train ise, Danny DeVito'nun başarılı hicviyle, Throw Momma from the Train'e dönüştü. Bizden de başarılı bir uyarlama çıkacaktı: Aşık Oldum (1985), başarılı oyuncu kadrosuyla (özellikle bar sahnesi) Gene Wilder'in The Woman in Red'ini geride bırakacaktı.
American Werewolf in London, The Howling, Monster Squad, Teen Wolf gibi eğlencelik korkular modaydı; Swamp Thing, Escape from New York ve The Fog ile Adrienne Barbeau türe erotizm sosu katıyordu. Aynısı gençlik filmlerinde Betsy Russell (Private School) ve Phoebe Cates (Fast Times at Ridgemont High) için geçerliydi. Brooke Shields The Blue Lagoon'da 31 yıl sonra Jean Simmons'un yerini alıyor, ardından Milla Jovovich ve Phoebe Cates (Paradise) onu takip ediyorlardı. Bu filmde başrol oynayan Charles in Charge'nin Buddy'siydi. Müzikallere gelince, Grease 2 fiyaskosu bir yana, Flashdance sonrası türeyen Footloose, Flying gibi kötü filmleri bugün kimse hatırlamak istemiyor.
1982 yılında Akademi Ödülleri adaylıkları, bu dönemde her şeyin beklenebilirliğini gayet güzel ifade ediyordu: Dustin Hoffman Tootsie ile, Linda Hunt The Year of Living Dangerously ile karşı cinsten bir karakteri canlandırmak suretiyle ödüle aday oldular ve Hunt heykelciğe ulaştı. John Lithgow bir transeksüeli (The World According to Garp), Julie Andrews ise bir eşcinseli (Victor/Victoria) canlandırıyorlardı. Jack Nicholson The Witches of Eastwick'te, Robert de Niro Angel Heart'ta şeytanı canlandırdılar. Pacino ise, buna 10 yıl sonra, The Devil's Advocate ile karşılık verecekti.
Terence Hill ve Bud Spencer İtalyan komedilerinde dönemin yüzü oldular. Martin Short, Chevy Chase ve Steve Martin ise Hollywood'da rağbet görüyordu. Üçlü, Yedi Samuray parodisi The Three Amigos'ta bir araya geldi. Martin ayrıca Cyrano de Bergerac'ı hicveden Roxanne'de de rol aldı. Brando ve David Niven'i bir araya getiren Bedtime Story'nin yeniden çevrimi olan Dirty Rotten & Scoundrels ise parlak oyuncu kadrosuyla dönemin en sağlam güldürüsü olacaktı.
Fakat dönemin "aşılmaz"ı, şaşırtıcı şekilde, animasyon sinemasından geldi: Gerçek oyuncularla çizgi karakterleri bir araya getiren Who Framed Roger Rabbit'in senaryo ve karakter zenginliği öylesine göz alıcıydı ki, film, Jessica Rabbit olmadan bile bir klasik haline gelmeye adaydı!
Michael Douglas ve Kathleen Turner 3 filmde bir araya geldiler (Romancing the Stone, The Jewel of the Nile, The War of the Roses). Danny DeVito bu dönemde hem oynadı, hem yönetti. Twins'teki rol arkadaşı Arnold, rakibi Stallone gibi, aksiyondan fırsat buldukça komedilerde boy gösterdi. Rocky'nin yönetmeni Avildsen Karate Kid serisine uzanırken Stallone kendi serisini başarıyla devam ettirdi. Mel Gibson Lethal Weapon ve Mad Max serileriyle ününe ün kattı. Bond filmlerinin en iyilerinden birkaçı bu dönemde çıktı (A View to a Kill, Licence to Kill, The Living Daylights, Never Say Never Again), Connery'nin oynadığı bu son film "unofficial Bond movie" olarak literatüre geçecekti. Her on yılın, trendini yükselterek sonraki döneme damgasını vuracak bir oyuncusu vardır. Bu dönemde bu oyuncu Kevin Costner(Fandango, Silverado, No Way Out) idi. Dönemin en güzel yüzü ise, hiç kuşkusuz Nastassia Kinski'ydi (Paris/Texas, Maria's Lovers, Cat People). Arnold Schwarzenegger için dönem o kadar verimliydi ki, dokunduğunu taşa dönüşüyordu: True Lies (Eliza Dushku) ve Kindergarten Cop (Odette Yustman) öncesi bu on yılda Alyssa Milano'ya el verecekti (Commando, 1985).
Velhasılı kelam, 80'leri, televizyon, video ve kaset çağını yaşamanın zevki ayrıydı. İki kuşağı birbirine bağlayan bu ara dönemin her filmine kendi kokusu sinmişti. Bunu en çok soluduğumuz film ise, geçmişi, geleceği ve bugünü birbirine bağlayan, o eşsiz resitaldi: Back to the Future, 7'den 70'e herkesin sevgilisi oldu ve sinema ile sınırlanmayan bir fantezi dünyasının temeline oturdu. 90'larda Fight Club'u, 2000'lerde The Dark Knight'ı, sisteme karşı bireyi uyandırma misyonun başarıyla haykırdıkları için seçmiş olmama rağmen, 80'lerde bu bakışımı değiştirmemin sebebi de budur: Amadeus'un baş kahramanı Mozart yahut Raging Bull'un baş kişisi Jake LaMotta, seçme şansı verilse, eminim ki, bırakınız kendi biyografilerini, Citizen Kane yerine Geleceğe Dönüş'ü (ve The Blues Brothers'i!) izlemeyi tercih edeceklerdir."Keyif almak" unsuru her türlü entel kaygının, alt metin arayışının ötesinde bir tatmin ve sinemayı kitlelerin sevgilisi haline getirmekte en büyük etken. Bu etkene sesleriyle hizmet eden Yekta Kopan (Marty McFly) ve Rüştü Asyalı'ya da (Dr. Emmett Brown) buradan teşekkür ediyor, Alev Sezer'in (Bruce Willis, Mel Gibson) ölümsüz hatırasıyla 80'leri minnetle anıyoruz.
Şifremi Unuttum?