Anket
En iyi Film Oscarını hangi film kucaklar?
The Artist
The Descendants
Extremely Loud & Incredibly Close
The Help
Hugo
Midnight in Paris
Moneyball
The Tree of Life
War Horse
Takvim
«    Şubat 2012    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
 
Sinemada İşlev Yitimi
Kategori: Kült Ablası » Denemece | Haber ID: 2530 | Yazdır

Frédéric Chopin’in piyanoya kazandırdığı saygınlığın aynısını, tartışmaya kapalı olarak daha da fazlasını, Ingmar Bergman sinemaya kazandırır. Kameraya yüklediği işlev ve anlam bütünlüğünden doğan denklemin karşılığında her daim hayatın ta kendisi yer alır. Bu da yolumuzu kestirmeden sinemanın atar damarına, yani işlevselliğine çıkartır.

 

            Öncelikle Türkiye’de sinemayı ne tür bir alet olarak gördüğümüzü hatırlatayım. Sırf eğlenmek, iyi vakit geçirmek, gülmek belki de bazen ağlamak için sinemayı ‘’kullandığımızı’’ itiraf etmenin kimse için sakıncası yoktur elbette. Peki, kurgu oyunlarını bir kenara bırakacak olursak salt hikâyesiyle bize yabancı olan kaç film vardır? Yani daha önce kimselerce anlatılmamış bir öyküden bahsediyorum.

 

 Tarifini verdiğim filmlerin sayısı tüm zamanların filmleri arasında yitip gidecek kadar az ise, yeni diye bir şey pratikte yok ise bu koşullar altında düşündüğümüzde sinemayı sadece hikâye görmek, perdede olan bitene şahitlik etmek için tercih eden ve sinema seyircisinin de büyük bir kısmını oluşturan kesim bu tutumlarına nasıl bir mantıklı açıklama getirebilir ki? Sinemanın öz evladı TV, gözlemleyen(seyirci) üzerinde bu fark edilmesi zor kanıksamayı var etmeye birinci elden yardım etti ve ediyor da. Türkiye’deki televizyon yayıncılığı anlayışının kurbanı olmuş ve gündüz kuşağında yayınlanan her yerli filmi kanalın ısrarına inat bir halde tekrar tekrar izleyen genişçe bir kitlenin var oluşu kameranın ve bir sanat dalı olarak sinemanın kimlerin elinde çarçur edildiğini anlamak yolunda bir delil ama kullanan yok ne trajik ki. Burada maksat kimsenin yaşamlarındaki şekil ve şemail farklılıklarına karışmak değil. Söz konusu sinemanın işlevselliği olunca bu konulara da değinmeden olmuyor, olamıyor zira neyin yanlış ya da gereksiz olduğunu bilmeden doğru olanı anlayabilmek biraz kafa karıştırıcı olabiliyor.

 

alt

 

Diyeceğim odur ki başka isimlerden de olsa sürekli aynı öyküleri dinlemek yeterince sıkıcı değil mi şayet perdeye sadece masal ‘’dinlemek’’ için bakanlardansanız? Hep birbirinin benzeri olaylar süre gelirken tam olarak size farklı gelen ve sizi şaşırtan, dolayısıyla izlemek mecburiyetinde bırakan şeyler nedir? Hikâye merkezli olarak film izlemenin eğlenceli yanı nedir?

 

             Ünlü yönetmenlerle yapılan söyleşilerden aklımda kalmış bir bölüm var ki konunun altına imza atar nitelikte. Durum şundan ibaret; yönetmen olmak için istekli olan o kadar çok genç varmış ki bu isteklerine yöneltilen soruya cevap bulabilenlerin sayısı bir hayli düşündürücüymüş. Yani ‘’Neden film çekmek istiyorsun?’’ sorusu. İşte bu gençlik, soruyu yanıtsız bırakan gençlik şu anda sinemayı ‘’yönetenlerin’’ varisi ise perdede sadece akıp giden görüntüler görmek uzun vadede izleyici için kader olmaktan başka bir işe yaramayacak. Sinema böylece işlevsiz bir hal alacak ve biz içi geçmiş hikâyeleri sistemli olarak izlemeye devam edeceğiz.

 

 Böylesi bir sonuç tablosunun temelinde video klip estetiğinin çekiciliği yatıyor şüphesiz. Herkeste bir gösterme merakı var, sebepsiz yere. Görsellik elbette sinemanın ekmeği, suyu ancak makyajın altında çirkin bir kadın varsa yapılan ‘’iş’’ çok uzun ömürlü olmayacaktır. Göstermek için göstermek yerine fikirlerin önce somutlaştırılıp sonra da görselleştirebilmesi, cisimleştirebilmesi hem daha zor hem de takdiri hak eden bir yöntem.

 

            Yani ‘’sanat toplum için olmalı’’ya getirmiyorum lafı. İllaki bir filmin bütün aşamalarında toplum beğenisi kazanma kaygısıyla beraber göze batacak kadar bariz bir tutumla mesaj verme gafletinde bulunması da gerekmiyor. Aksi iddia edilebilir olsaydı toplumu elinin tersiyle bir kenara itip gerçek dünyadan uzak, melankolik bir sinema dili yaratan Bergman’ı öven değil yeren birçok isim olurdu şu an. Zira Bergman olsun, anlaması ve hikâyelerine dâhil olunması zor filmlerin yönetmeni Andrei Tarkovsky olsun söz sinema dili ve grameri olduğunda tabulaşan şahıslardır. Çünkü onlar sinemayı fikirlerini ifade etme biçimi olarak kullanırken, onun kurallarını küçümsemeyen yönetmenler.

 

alt

 

Yani başvurulan yöntemin, hayal gücünün gerçekle bağıntısının niceliği gözetilmeksizin filmin bir alt metni olması bu mevzu için kâfi görülmelidir. Aranan ilk koşul budur ancak henüz başlangıç çizgisindeyken sıkıntılar yaşanırsa sinema tarihi altı alay üstü kalay filmlerle günden güne kirlenmeye devam eder… John Waters gibi bayağılığı bir estetik haline getirmek bile bu sanat içerisinde mübah görülürken kim sadece toplumu memnun edecek filmler çekmek gerektiğini iddia etme cüretinde bulanabilir ki zaten! Yine başka bir uç örnek: Görselliği ön planda tutup, filminizin içine hikâye yerleştirmeden(fasulyeden bir hikâye de kabul görür) duygu ve düşüncelerinizi biraz üstü kapalı da olsa sorunsuzca iletebilirsiniz izleyiciye; tam anlamıyla Alexander Sokurov’un yaptığı gibi… Sonuç itibariyle okunmaya açık olmalı bir film. Alternatifler ve fonksiyonel örnekler ise kurcaladıkça çoğalacaktır.

 

Peki, nedir bu işlevsellik de işlevsellik diye tutturduğum kavram? Çok basit, bir amatörün becerebileceği kadar hem de. Yeter ki tembel olunmasın. İşlevsel olmak bir taşla iki kuş vurmaktır. Basite indirgeyecek maddeleşmiş bir örnekle açıklamaya çalışayım bu kavramı…

 

Malumunuz üzere, uç örnekleri göz ardı edecek olursak, her film özünde bir öyküye ihtiyaç duyar. Bir makaleden senaryo yazamazsınız, öyküye ihtiyacınız vardır. Ve bir de öykü buldunuz diyelim. Ertem ile yaşlı komşusu arasında doğacak zorunlu bir dostluğun hikâyesini anlatacaksınız. Bu noktada durun ve sorun kendinize: Bu hikâyeyi sadece laf olsun diye mi anlatacaksınız? Diyelim ki öyle oldu, sizin ve seyircinin eline geçecek olan nedir? Koltuğundan oturduğu şekilde kalkacaksa seyirci ortaya konulan emeğin kime ne yararı dokunacaktır cüzdanlar arası para dolaşımını saymazsak? Fakat yaptığınız ya da yapacağınız bir filmle seyirci büyüyüp gelişiyorsa bu sinemada işlevsellikten söz edilebilir işte. Yukarıda misal gösterilen hikâye siyasal, ruhsal, toplumsal belki de ahlaksal konulara yönelik bir söz söyleyebilirse yeterince işlevseldir. Ertem ile komşusu bahanedir, araçtır, aslolan amaç bambaşkadır.

 

 Yanlış anlaşılmasın film kesinlikle didaktik olmamalıdır, seyircisine beylik sözlerle ders vermeye çalışırsa o film gerçekten de itici olur, izleyici alması gerekenleri(ne kadar ihtiyacı varsa) kendisi bulmalıdır. Bunu da söyleyeceklerinizi/söylemek istediklerinizi karakterin bir bakışında, duruşunda, yürüyüşünde hatta oturuş şeklinde gizli tutarak becerirsiniz ancak. Bir karakterin zalim olduğunu seyirciye aktarmak için annesini ya da arkadaşını yakındırmak pek de makul bir yöntem değilse, filme yedirdiğiniz kaygılarınızı alenen göze sokmak da istenmeyen bir reaksiyonu tetikleyen kişi olmaktır. İşte bu şartlar altında da işlevselliğin ölçüsünü tutturabilmek sorun olmaya meyilli bir hal alıyor.

 

Söz söylemek değil de para kaygısında olan, tefekkürden yoksun Hollywood ürünlerinin dişe dokunur bir kısmının da neden ciddiye alınır bir muhabbete dâhil olamadığını kavramak zor değil: Biyolojik olarak etkilemesine etkiliyor (güldürüyor, hüzünlendiriyor, zaman zaman şaşırtıyor, özetle duyuları harekete geçiriyor). Peki ya psikososyal ruh halinden bahseden kim? Bu noktada Avrupa’dan çıka gelmiş onca sinema akımının hiçbirinden nasibini almayıp(Fransız Şiirsel Gerçekliği’ni saymazsak) uzaktaki başka bir kıtanın ticari politikasını sahiplenmek Türk Sineması adına düşündürücü. Düşündürücü çünkü ‘’auteur’’ kavramının da devreye girmesiyle ülkemizde söyleyecek sözü olan insanların ve filmlerinin ne derece sarılıp sarmalanacağı meçhul. Seyircisinden yaratıcısına kadar hazırcılığa alışmış bir ortamda sıkışıp kalan sinemanın biçemini yeniden şekillendirmek ütopyadan ibaret, kuşkusuz. Amacımız da devrim değil elbette(boyundan büyük hayaller kurmak hala sakıncalıyken) ama sinemanın bazı kişilerce yükseltilmiş itibarına az da olsa saygılı olmak lazım gelmez mi? Michael Bay ya da Roland Emmerich’in de müşterilerinin olduğunu yadsımak olmaz. Yaptıklarının sanatçılıktan öte zanaatkârlığa benzediği açık ve net iken sinema içerisindeki yerlerini yok saymak mı uygun davranış biçimi?  İçimizdeki ne iyiyi ne de kötüyü inkâr edemeyecek oluşumuz gerçeği gibi biz diye sınıflandırdığım sanat ve sanatçıya aç kalmış, susamış insanların da görmezden gelinmemeleri gerekir. Yalnızca sinemayı eğlencelik olarak görenlere çalışmak yerine sinemayla evlenmek isteyenlerin ihtiyaçlarına da kulak verilmeli. Alıcısı az da olsa sinemayı sanat olarak kabul görenlere köstek olunmamalı. Belki de sadece bunlardan dolayı sinemaya mutlak işlevsellik katılmalı.

 

alt 

 

 Katılmazsa ne olur? Üç - beş sene sonra adı dahi anılmayan filmlerle cevap ortada... Bu kontekste de, filmlerin uzun ömürlü ya da -daha iyi bir ihtimalle- ölümsüz olması için işlevlilik de hayati bir ödev ve önem teşkil etmekte.

 

            Velhasılıkelam ‘’siz’’ egoya yönelik filmler çekmeye devam edersiniz ancak seyirciniz size öyle ya da böyle bir gün ihanet eder. Çünkü izleyici görerek gelişirken siz mütevazı mutfağınızda temcit pilavı pişirmeye devam edersiniz. Panik yapmaya gerek yok, asla müşteri yitirmezsiniz, bir ilkokul öğretmeni misali işinizi devam ettirirken sinemayı yeni keşfeden amatörler her zaman bulunur ve sadece onlara hitap edersiniz, sinemaya kattığınız yeni bir kirlilik de hepimizin yanına kar kalır. Ve bu döngü kara delikte yitip gidene kadar devam ede durur…

 

 

 



Yazar: Deniz Akcadogan | 18 Ekim 2009 | Okunma: 368 Bookmark and Share
Benzer haberler:
Bilgi
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.