Anket
Takvim
«    Temmuz 2010    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
 
Linkler

Mr. Deeds Goes to Town ve Frank Capra Sinemasına Bir Bakış
Kategori: Janr Filmleri » Romantik Komedi | Haber ID: 62 | Yazdır

altaltalt

 

 

"O, yaşlı bir söğüt ağacıdır sanki. Yaz mevsimi ya da rüzgar gibi... Ve erkeklerin gerçekten erkek olduğu bir çağa ait..." Katharine Hepburn'un tam 9 filmde yoldaşlığını yaptığı ulu çınar Spencer Tracy için sarfettiği bu sözler, benim "sinemanın kalbi" olmaktan çıkıp "sinemaseverin kalbi" haline gelen, her biri klasik olmuş ve kendini kültünü yaratmış o unutulmaz filmler için ve oyuncusuyla, setiyle, yönetmeniyle, yapımcısıyla ve elbette seyircisiyle yaşandığı döneme adını veren "Sinemanın Altın Çağı" için söylemek istediklerimi özetliyor sanki.

 

 

alt


Kendi çocukluğumu düşündüğümde, Laurel-Hardyler, Chaplinler, Garbolar, Hayworthlar ve daha pek çoğunu görüyorum. Seçici olmaktan değil, TRT'nin bizlere sunduğu kaliteli seçkinin birikimiydi bu. Bu büyülü perdede gördüğüm her kadına âşık olup, her adamdan etkilenmiştim neredeyse. Biz büyürken renkli ekran gücünü kaybetti ve ışıldamaz oldu, kimimiz kendi arayışımızda farklı türler ve bambaşka tatlarla karşılaşırken kimimiz de kendisine sunulanla yetindi ve o eski anıları tozlu raflarda silinmeye mahkum etti. Şimdi DVD var ve her birimiz kendi arşivimizi oluşturabiliyoruz. Fakat gene kaliteli yapımlar, elde cımbızla yüzlerce film arasından zorlukla bulunabiliyor. Eski dostlara şu aralar tekrar "merhaba" demenin nostaljisiyle, "o en güzel zamanlar" için bir şeyler yazmak istedim. Bunu da, beni en çok etkileyen yönetmenlerden biri olan Frank Capra ekseninde kaleme alacağım.


altalt


Capra, It Happened One Night filmiyle tanıdığım, Clark Gable ve Claudette Colbert'li bu filmle en büyük 5 ödülü birden almasıyla zihnime kazınan, oyuncularını gerçekten çok iyi kullanan bir yönetmen. Azılı bir Hitchcock fanatiği olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hitchcock kadınları sizi çarpar, Capra kadınları âşık eder. Erkekler? James Stewart en iyi performanslarını Capra filmlerinde vermiştir. Mr. Smith Goes to Washington, It's a Wonderful Life ve You Can't Take It With You, en az Hitchcock'la çalıştıkları kadar başarılı filmlerdir. Aradaki zaman farkı düşünüldüğünde, kalıcılık bakımından selefin halefe yetiştiğini söyleyebiliriz. Ne var ki parlak kariyerinin devamını getiremeyen Capra, yaşamının son yarısında inzivaya çekildi ve hep o klasik filmleriyle anıldı. Bunların ortak özelliği, 70 yıl kadar öncesinden gelip güncelliğini koruyabilmesidir.


altaltaltaltaltalt


Mr. Smith Goes to Washington'da James Stewart, ölen senatörün yerine senatoya çağırılan ve partinin çıkarları doğrultusunda kukla edilmek istenen (ve politikanın kirli yüzünü açık eden) halk çocuğudur ("Oyla mı geldiklerini sanıyorsun? Halkın yarısı oy bile vermiyor. Sen de bize katıl, kabinedeki yerini garanti edeyim." "Özgürlük, kitaplarda bırakılamayacak kadar değerlidir."). Meet John Doe'da Gary Cooper, gazetenin seçtiği isimsiz halk kahramanıdır (John/Jane Doe, kimliği olmayan hastalara verilen addır). Mr. Deeds Goes to Town'da aynı Cooper, 20 milyon dolarlık bir servete hak kazanıp küçük kasabasından şehre geçiş yapar; her üç filmde de "kirli basın" öğesi dikkat çeker. Politika, avukatlar, zengin tabaka hep kirlidir, gerçekten de iyilerin çok iyi, kötülerin çok kötü olduğu bir dünyadır bu. İyi de kötü de olabildiğince saftır. Capra sinemasında griye yer yoktur. Bu üç filmde baş kadın karakterler de bu "kirli basın"dan çıkar, daha sonra saf kahramanımızın aşkıyla kendilerini bulur, aklanırlar. Yardımcı karakterleri de çok iyi kullanır Capra, bu konuda kendi klasiğini yaratmış ve on yıllardan beri süregelen "klişe"lere (özellikle romantik komedilere) öncülük etmiştir (bizim sinemamızda da etkileri bolca görülür).


alt
altalt


It's a Wonderful Life tüm Capra filmleri içerisinde belki de en iyisidir, Lionel Barrymore dışında neredeyse tek bir kötü karakter yoktur ve insan hayatının ikinci bir şans verildiğinde ne kadar değer kazanacağını yoğun şekilde yaşatarak gösterir, terapi niteliğinde bir filmdir bu, Back to the Future'dan Angel-A'ya, The Family Man'den Peggy Sue Got Married'e (ve en son Click'e) etkilerini görmek mümkündür. Alt metinlerinde politik yaklaşımlar aransa da, Capra sineması, içinde bulunduğu buhran döneminde seyirciye umut veren, insani değerlerin ölmediğine, her daim kutsal değerlere sahip çıkacak erdemli birilerinin var olacağına seyirciyi inandıran, pozitif bir sinemadır, içi de boş değildir, verdiği mesajlar bugün bile yaşadığımız yozlaşmaya, ihtiyacımız olan değerlere yöneliktir.


alt


Capra yönetiminde saflığın ve iyi niyetin temsili haline gelen James Stewart'ın aksine Gary Cooper, Mr. Deeds Goes to Town'da gene iyilik timsali, fakat saflığından kurtulması için Stewart gibi itilip kakılmaya muhtaç olmayan gözüaçık bir kasaba çocuğunu oynar. Şehre adımını attığı andan itibaren etrafındaki akbabalara ağzının payını vermesini bilir. Tek zayıflığı, "zor durumdaki bir kadına yardım etme arzusu"dur (lady in distress) ve baş kadınımız da kendini kaptırana dek bu arzuyu bolca sömürür. Mizah da eskimemiştir bu filmlerde, boşa giden tek bir espri bile yoktur (hayır, filmlerin tadını kaçırmamak için tek bir alıntı bile yapmayacağım). Saflık timsali "çocuk-erkekler" tüm coşkularını dışa vururlar, kah itfaiye arabası kovalar, kah hayran gözlerle gece şehrin ışıklarına dalarlar. Tüm evi ayağa kaldırıp sırayla haykırtarak yankılarını dinlemek de ayrı bir zevk olsa gerektir! Amerikan değerlerine (Lincoln anıtı, Grant mezarı) dair mesajlar, bugünün sineması dikkate alındığında rahatsız etmiyor, filmlerin genel mesajının evrenselliği yanında, yapıldığı ülkeye dair bir avuç sözün kimseyi rahatsız edeceğini sanmıyorum.


altalt


It Happened One Night (1934), Mr. Deeds Goes to Town (1936) ve You Can't Take It with You (1938) ile 3 kere En İyi Yönetmen Oscarı'nı kazanan Capra, bu yarışta John Ford'un (4) hemen arkasındadır. En çok Barbara Stanwyck ile çalışmış olmasına rağmen, yönetmenin "My Favorite Actress" dediği favori baş oyuncusu, benim de şahsi favorim olan Jean Arthur'dur (Mr. Smith Goes to Washington, Mr. Smith Goes to Town, You Can't Take It with You). 53 yaşında rol aldığı Shane'den sonra (Vadiler Aslanı, 1953) başka bir filmde oynamayan Arthur, bu yönüyle Garbo'ya benzemiş ve filmografisiyle ismini ölümsüzleştirmiştir. Gary Cooper ve James Stewart hâlâ en çok sevilen aktörler sıralamasında başı çekiyorlarsa bunda oynadıkları Capra filmlerinin rolü büyüktür (Cary Grant'ı da Arsenic and Old Lace ile bu gruba dahil edelim).


altalt


Şu da bir garip gerçektir ki, bir Capra filminde büyüsüne kapıldığınız bir aktrisi başka bir filmde maalesef tanıyamazsınız. Çekiciliğini kaybetmiştir. Tüm güzelliğine ve ödüllendirilen oyununa rağmen Donna Reed İnsanlar Yaşadıkça'da (From Here to Eternity, 1953), Barbara Stanwyck Çifte Tazminat'ta (Double Indemnity, 1944) buna örnektirler. Shane'de 53 yaşında bile cazibesini konuşturan Jean Arthur'a ise hiçbir şey demiyorum. Mr. Smith Goes to Washington'da sesini duyup ismini hecelemesini (Claris-sssa) duyduktan sonra tüm kriterlerim yerle bir oldu beyaz perde kadınları adına. Anlaşılan siyah-beyazın (ve doğalın) büyüsü hâlâ yapay ve renkli dünyadan etkiliymiş.


altaltalt
alt


''Dramlarda bazı hatalar yaptığımı itiraf ediyorum. Ben, aktör ağladığında dram olduğunu düşünüyordum. Oysa izleyici ağladığında dram oluyor!" diyen Capra, belli ki bu lafı ettikten sonra dersine iyi çalışmış. Bir Capra filmini izlemeye oturmadan önce hazır olmanız gereken iki şey var:

1- Duygularınıza hakim olmalısınız. Zaman zaman coşabilir ve sonunda ağlayabilirsiniz.

2- Âşık olursunuz. Şiddeti, yaşla orantılı olarak değişecektir.

Her ikisinin de ilacı yoktur, yarattığı bağımlılığı gidermek için en az aynı dozda başka bir Capra filmi izlenmeli, ilaç tükendiğinde aynısı yeniden izlenmeli -pardon- alınmalıdır.


alt


Şaka bir yana (şaka yaptığımı kim söyledi?) filmlerin etkisi o denli güçlüdür ki, bu filmlerde duyduğunuz bir melodiyi yıllar sonra başka bir yerde duyduğunuzda, nereden olduğunu hatırlamamakla birlikte, aniden tanırsınız. Kill Bill Vol.1'de avukat Julie Dreyfus'un cep telefonunda çalan melodi, tam 3 Capra filminde (ki It's a Wonderful Life'ın final sahnesinde yer alır) bir ağızdan söylenen Auld Lang Syne'dir ("times gone by"). Parça, romantik komedinin ağır toplarından When Harry Met Sally'nin de final sekansında (yeniyıl partisi) kullanılmıştır. Etkisi kendinden mütevellit bu parçayı kullanmak fikri Capra'ya mı aittir bilinmez ama 70 yıl sonra bile aynı duyguyu verebiliyorsa, müziğin de filmlere çok şey kattığı aşikardır. Parça ayriyeten Ghostbusters 2'nin finalinde ve Chaplin başyapıtı The Gold Rush'un (1925) 1942 tarihli seslendirmesinde de kullanılmıştır. Chaplin demişken, sözü onunla bağlayalım. Fikirleri ve uygulamadaki başarısıyla, filmleri ile, Chaplin komedi için neyse, Capra da dram için odur. Her ikisi de türün temellerini atmış, kendilerinden sonra gelen haleflerine, tekrarında "klişe" olarak adlandırılacak şablonlar bırakmışlardır. Aralarındaki benzerlik, art niyetli bir bakışla "duygunun istismar edilmesi"dir. Pozitif bakarsak bu iyimserlik, sinemanın seyirciye verdiği bir armağandır, mutluluktur, kimi zaman umut, kimi zaman paylaşımdır. Oyunculuğu, yönetmenliği ve besteciliğiyle dehasını her zaman takdir ettiğim Chaplin gibi Capra'ya da beyaz perdede "oyuncunun" gücünü göstermeyi başardığı ve bizleri kendi harikalar dünyasına götürdüğü için minnet borçluyum.


alt

"Burada çok sayıda büyük saray yarattılar ama içlerine konacak asilleri yaratmayı unuttular." - Henry David Thoreau


Sylvester Stallone, Muhammed Ali'nin karşısında son raunda kadar dayanan bir boksörden esin alıp Rocky'i yazdığında, Frank Capra şöyle demiş: "Bu hikayeyi ben yazmak isterdim." Capra'nın bu sözünü, benim bugünün sineması için söyleyebileceğim gibi, dönüp eski filmlerine özlemle baktıktan sonra, yeniden güzel bir şeyler yaratma arzusunun dışavurumu olarak görüyorum. Çoğu hâlâ hayattayken Altın Dönem sona erdi ve (ikon olmuş birçok isim; Jane Russell, Kim Novak, Bettie Page, hâlâ hayattalar) bu dönem sineması kendi zamanını aşıp hiçbir dönemin ulaşamayacağı bir yere kendini taşıdı. Sadece tek bir yılın, 1939 yılının Oscar adayı filmlerine bakarsanız, ne demek istediğimi anlayacaksınız:


alt


Ninotchka ("Garbo gülüyor"), Of Mice and Men (Fareler ve İnsanlar), Mr. Smith Goes to Washington, Goodbye Mr. Chips (Elveda Öğretmenim. Türevleri bakımından isim tanıdık geldi mi?), Love Affair (Irene Dunne, Charles Boyer), Dark Victory (Bette Davis, H.Bogart, Ronald Reagan!), Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler. Laurence Olivier, Merle Oberon), Wizard of Oz (Oz Büyücüsü. En İyi Film Şarkısı: Over the Rainbow), Stagecoach (Cehennem Dönüşü. Tüm zamanların en iyi westernlerinden) ve Gone With the Wind (Rüzgar Gibi Geçti).


altalt


"Oyuncular Çağı" olarak da nitelendirebileceğim, tüm orijinal hikayelerin filme alındığı bu eşsiz dönemin pastasından her sinemaseverin nasiplenmesini diliyor, Capra kremalı sosundan özellikle tatmasını tavsiye ediyorum.


alt


ELeCTrO'dan Sevgilerle...

 

alt

 

ek bilgi: Jean Arthur, ismini Joan of Arc (Jeanne D'arc, JanDark) ve Kral Arthur'un bileşiminden alıyor.

 

ilgili linkler: Frank Capra , Screwball , Auld Lang Syne

 

PS: Youtube'de Mr. Deeds Goes to Town'la ilgili tek bir video bulamadığımdan filmi kendim kesip siteye, oradan da yazıya ekledim. İlgili 4 videonun yanı sıra, sırasıyla 3 sahneyle Meet John Doe, It's a Wonderful Life, Mr. Deeds Goes to Washington ve sinemanın unutulmaz çiftlerini bir solukta gözlerimizin önüne getiren Seeing isimli güzel bir kolaj var. İzlemek isteyenlere...

 



Sayfa 1-of-2 | Sonraki Sayfa | Son Sayfa
Yazar: Sinemaestro | 20 Haziran 2007 | Okunma: 1283 Bookmark and Share
Benzer haberler:
Bilgi
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.