Anket
Takvim
«    May 2012    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
 
El Laberinto del Fauno (2006)
Kategori: Janr Filmleri » Fantastik/Bilim-Kurgu | Haber ID: 76 | Yazdır

alt

 

 

Pan'ın Labirenti, Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro'nun Mimic (1997), Blade 2 (2002), Hellboy (2004) gibi görece bilinen filmlerinden sonra çektiği, 2006 tarihli, fantastikle gerçekliğin harmanlandığı başarılı bir yapım. Yönetmenin filmografisinde erken dönemde çekmiş olduğu Cronos (1993), Geometria (1987) ve Dona Lupe (1985) gibi başarılı bulunmuş yapımlar olsa da, del Toro asıl çıkışını, henüz ikincisini tamamladığı Hellboy ile yakaladı ve çizgi roman uyarlamalarının sapır sapır döküldüğü bir dönemde elde ettiği bu başarıyla büyükler ligine adını yazdırdı.

 

altalt


Yönetmenin bu filme dair asıl başarısı, rejiden çok senaryoyu yazmış olmasından kaynaklanıyor kanımca. Casting'den makyaja, dil seçiminden müziklere kadar her ayrıntı, bu orijinalliği pekiştirmek ve kalıcı kılmak için en doğru şekilde kullanılmış adeta. Sinematografi, Sanat Yönetmenliği ve Makyaj dallarında (Pan'ı ve Pale Man'i, ağır makyajlar altında, Hellboy'da Abe Sapien'i, Fantastic Four 2'de de Silver Surfer'i canlandıran Doug Jones oynuyor) Oscar alan; Yabancı film, Müzik ve Orijinal Senaryo dallarında adaylıkla yetinen film, başta Altın Palmiye olmak üzere birçok festivalde büyük ödüle aday gösterildi ve dünya çapında 50 ödül, bir o kadar da adaylık kazandı (Cannes Film Festivali'ndeki gösterim sonrası film, 22 dakika ayakta alkışlandı).

 

alt

 

Hemen söylemek gerek, film İspanyolca ve bu dil, Aztek, Maya gibi antik kültürlerin mirasını taşıyan Meksika görseliyle birleşince fantastik sinema için bulunmaz bir hazine çıkmış ortaya. Del Toro da ekibiyle birlikte bunu sonuna kadar kullanmış. Filmin başında öyküsünü dinlediğimiz prensese görselde eşlik eden labirent ve daha sonra gördüğümüz orman bu kültürlerin mirası büyük ihtimalle, birçok soru işaretini hâlâ beraberinde barındıran bu medeniyetlerin fantastik bir filme zemin oluşturması da güzel bir bileşim ayrıca.


 

altalt

 

Filmde, gerek fondan, gerekse "Mercedes" Maribel Verdu'nun ağzından (Rosemary's Baby'deki gibi) ninniyle verilen tema müziği gerçekten çarpıcı. Filmin müziklerinin tümüyle başyapıt düzeyinde olduğunu söyleyebilirim. Bu artısıyla da büyükler liginde olmayı ve kendini kalıcı kılmayı başarıyor El Laberinto del Fauno. Oyunculuklarda, başta tecrübeli isim Maribel Verdu ve küçük kızı oynayan 12 yaşındaki Ivana Baquero olmak üzere, aksayan, göze batan kimse yok. Faşist Yüzbaşı Vidal rolünde Sergi Lopez, beyaz perdenin en kötü karakterlerinden birine can vermiş. Onun olduğu neredeyse her sahne, bir vahşet alanına, şiddet gösterisine dönüşmüş.

 

altaltaltalt

 

Kimi sahnelerde başınızı çevirmek zorunda kalacağınızı şimdiden söyleyeyim, 13 yaş sınırına aldanıp da çoluğu çocuğuyla gitmek isteyenler, bir kere daha düşünsünler önceden. Nip Tuck, Irreversible, Misery gibi yapımlardaki şiddete aşina olanlar, ne demek istediğimi anlayacaklardır. Filmin şiddet öğesi, fantastikle paralel işleyen gerçekliğin soğukluğunu, acımasızlığını, masallardaki gibi olmadığını göstermek için, bilerek abartılmış. Zaman zaman rahatsız ediyor bu seçim, zaten iki öykü arasındaki paralelliğin de ne derece gerekli olduğu tartışılır. "Timeless" (zaman mefumu olmaksızın) bir öyküye nokta atışla 1944 İspanyası'nı entegre etmek ne derece doğrudur, ne amaçlanmıştır bilemeyeceğim. Bir çatı altında despot bir babayla da kotarılabilecek bir karakteri, 1944 İspanyası'nda, faşist bir general olarak bir savaşın ortasında resmetmek, tamamen yönetmenin kendi seçimi ve nedenleri de o bilebilir ancak. Fakat "türe yeni bir bakış açısı getirdiği, taşlarını yerinden oynattığı" fikrine katılmıyorum ben, bu sebepten ötürü, iki paralel hikayeden gerçek olanı daha ön planda yer almakla birlikte, işin fantastik kısmına hizmet etmesi, hikayeyi tamamlaması için "en doğru tercih" olarak görünmüyor maalesef, hatta fantastiği baltaladığını ve öne çıkan şiddet sahneleriyle deneysellik boyutunda kaldığını, yapmak istediği şeyi başaramadığını söyleyebilirim. Yüzbaşını oynayan Sergi Lopez'in bana The Frighteners'teki (Peter Jackson, 1996) Jeffrey Combs'u (kaçık polis Milton Dammers) anımsatmasının da kattığı absürdlükle, karakterin yarattığı şiddeti gerçek bulmakla ve yadsımakla beraber, kendi gerçekliğine ikna olamadım.

 

altalt

 

Filmin fantastik yönüne dair esin kaynaklarını düşündüğümüzde Alice's Adventures in Wonderland (1865, Lewis Carroll), çekirgesi ve perisiyle Pinocchio (1883, Carlo Collodi) gibi klasikler geliyor hemen akla. Mitolojik öğe olarak öyküye hizmet eden, Hermes'in oğlu, keçi ayaklı Pan (Latin mitosunda Faunus), olduğundan daha büyük bir karakter olarak çıkıyor burada karşımıza. Panik sözcüğüne de kaynaklık eden, çobanların flüt çalan tanrısı Pan, yunancada "bütün" anlamına gelen isminden dolayı sonradan herşeyi yapabilen bir tanrı olarak görülmüş ve keçi kafalı resmedilen yüzü, boynuzları ve sakalı korunarak, sonradan insan yüzüne dönüştürülmüştür. Yaratığın buradaki göreviyse, filmin başında öyküsü anlatılan prensesin (Prenses Moanna) geri döndüğüne dair alametlerin doğruluğunu araştırmak üzere küçük Ofelia'yı teste tabi tutmaktır. Ofelia, dolunay çıkana dek 3 görevi yerine getirebilirse, tekrar prenses olacak ve ölümsüzler arasında yerini alacaktır. Pan, bunun işareti olarak (Prenses, bir insandan değil, ay'dan doğmadır) sol omzuna bakmasını söyler, küçük Ofelia'ya. Sihire ve fantastiğe dair güzel bir sahne de, Ofelia'yı labirente götürecek olan perinin, Ofelia'nın gösterdiği kitaptaki forma bürünmesiydi. Fantastiğe dair öğelerin bu filmde dozunda kullanılmaktan -bile- daha azını oluşturduğunu söyleyebilirim.

 

altalt

 

Bu açıdan akılda en çok kalan, ikinci görevde kilit rol oynayan (ve filme dair resimlerde bol bol görebileceğiniz) gözsüz yer altı canavarı (Pale Man) olsa gerektir (Hellraiser serisinden Cenobite'leri ve gözsüz tasarımıyla Alien yaratığı Xenomorph'u'i anımsatmıyor değil); gözleri önünde, bir tabakta yer alır ve geri taktığında gözler yuvalarında değil, ellerindedir. Bu orijinallik de filme zenginlik katmış, ilk görevde düşmanı açgözlülüğüyle yenen Ofelia, bu görevde kendi açgözlülüğüne yenik düşerken, odayı kaplayan resimlerde bebekleri yiyen, onlara işkence eden yaratığın gözlerinin olmaması da gariptir.

 

altalt

alt

alt

 

"Adaletin gözü kördür" misali, "dışarıda" onca vahşete sebep olan Yüzbaşı, hamile eşinin kendisine bir oğul vermesini beklerken (Rosemary'nin Bebeği gibi, çocuk kadına sadece acı vermekte, onu hasta etmektedir) yaratık da sanki "doğadaki kötülüğün kaynağı insanın kendisidir" sözünü doğrularcasına, her yeni doğan bebeği kendince cezalandırmaktadır. Bu resimlerdeki vahşete filmde tanık olmayız, dediğim gibi, asıl vahşet dışarıda, gerçek dünyada resmedilmiştir.

 

altalt

 

Film boyunca Pan'ın da iyi tarafta mı kötü tarafta mı yer aldığını kuşkuyla izleriz (ayrıca fark ettiğim üzere Pan'ın gözleri başta bembeyazdır, giderek belirginleşir, sonlara doğru irisi görünür ancak). Bilinçli şekilde verilen bu tablo, Ofelia'nın kimseye güvenmeden, kendi hür iradesiyle karar vermesini sağlayacak ve filmin finaline zemin hazırlayacaktır. Sonu yoruma açık gibi biten filmi ben boş tarafından görmeyerek olumlu kapatıyorum. "Tanrının fiziksel yokluğu, ruhumuzdaki varlığıyla açıklanabilir" sözünden de hareketle, ruh ve bedenin, filmin iki ayrı öyküsü gibi, ayrı yollar aldığını ekleyebiliriz bu yoruma (Ayrıca bu "fantastik" sonu gerçekçi bulmayanlar için, filmin kendi içinde sihre inanmayan annenin, iyileşme sürecinden çıkıp tekrar hastalandığını hatırlatırım).

 

altalt

 

Gerçek öyküye gelirsek, Aztekler ve Mayalar'dan beri sömürgeci İspanyol terörünün mağduru olan bir kültürün sanatçısı olan del Toro'nun filme fon olarak 1944 İspanyası'nı seçmesini yadırgamamalı. Özgürlük için savaşan bir avuç direnişçi ile "herkes eşittir" fikrinin saçmalığına ve sınıf kavramına inanan faşistler arasında geçen bağımsızlık savaşı, filmin temelini oluşturmuş. "Bir oğul, babasının yanında doğmalıdır" düşüncesiyle doğumu kulağında karısını yanına getiren, "Erkek olduğunu nereden biliyorsunuz?" diyen doktora "Şaka mı ediyorsun?" diye karşılık veren, yine doktora "karımla oğlum arasında seçim yapman gerekirse oğlumu kurtar" diyen despot baba, -bizde bu şiddet kullanılmamakla beraber- Yeşilçam filmlerine aşina olan izleyicilere çok da yabancı gelmiyor. Pulp Fiction'daki -babadan oğula saat- öyküsü burada da var ve filmin sonunda tekrarlanacak gibi olan hikaye, "baba"nın beklenen şekilde dumur olmasıyla sona eriyor (her öykü kendi içinde bir masal, fantastikse, bu öykü de kendi gerçekliğinin acımasızlığıyla yüzleşiyor).

 

altalt

 

Konuşmayarak büyüsünü bozmayan periler, antik bir dil konuşurcasına kelimeler ağzından dökülen karizmatik tanrı Pan ve Natalie Portman'dan beri (Léon, 1994) gördüğüm en etkileyici çocuk oyuncu Ivana Baquero'nun varlığıyla labirentin sonuna kadar gitme isteği uyandıran film, her sinemaseverin görmesi gereken bir sinema şöleni, tüm eksiklerine rağmen. Bu eksikler de filmin 10 üzerinden kırpılıp 8'lere inmesine sebep teşkil ediyor sadece. İngilizce çekilmemiş olması bile başlı başına bir artı olan filmin orijinalliğiyle takdire şayan olduğunu tekrarlayarak, izleyenler ve henüz izlemeyenler için, kulaklarını dört açarak müziğine de dikkat etmelerini tavsiye ediyorum. Javier Navarrete'nin kotardığı müziklerle filmi yeniden yaşamış olmuyor, başka bir dünyaya gidiyorsunuz adeta. Ruhunuza işleyen büyülü melodilere soğuk, karanlık müzikler eşlik ediyor zaman zaman. Filmin kendi kurgusu müziğinde de korunmuş bu bağlamda. Afişleri de ayrı birer tasarım harikası olan (ister istemez Sleepy Hollow'u çağrıştırıyor) filmi bu zenginliğiyle her arşive önermek de boynumuzun borcu. Siz de elinize bir tebeşir alın ve bulduğunuz ilk duvara bir kapı çizerek Labirent'e yolculuk edin. Pan, oralarda bir yerde sizi bekliyor olacaktır.

 

altalt

 

ELeCTrO'dan Sevgilerle...

 

alt

 

Pan: A long time ago, in the underground realm, where there are no lies or pain, there lived a Princess who dreamed of the human world. She dreamed of blue skies, soft breeze, and sunshine. One day, eluding her keepers, the Princess escaped. Once outside, the brightness blinded her and erased every trace of the past from her memory. She forgot who she was and where she came from. Her body suffered cold, sickness, and pain. Eventually, she died. However, her father, the King, always knew that the Princess' soul would return, perhaps in another body, in another place, at another time. And he would wait for her, until he drew his last breath, until the world stopped turning...

Uzun zaman önce yeraltı krallığında, yalanın ve acının olmadığı yerde, insan dünyasını düşleyen bir prenses yaşarmış. Mavi gökyüzünü, rüzgârın esintisini ve gün ışığını düşlermiş. Bir gün koruyucularını başından savmış ve Prenses kaçmış. Dışarı ilk çıktığında parlaklık gözlerini kör etmiş. Geçmişe dair tüm izler, tüm hafızası silinmiş. Kim olduğunu ve nereden geldiğini unutmuş. Bedeni acı çekerek ve hastalanarak ölmüş. Fakat Kral olan babası, Prenses'in ruhunun ölmediğini ve bir şekilde geri geleceğini biliyormuş: Başka bir bedende, başka bir yerde ve başka bir zamanda... Ve kızı için beklemeye başlamış, son nefesini verinceye kadar.. Dünya dönmeyi bırakana kadar...

 

alt
alt

 

ilgili linkler: imdb , wikipedia

 

 



Yazar: Sinemaestro | 10 Nisan 2007 | Okunma: 2005 Bookmark and Share
Benzer haberler:

oldukça güzel bir hayal ürününün eseri mükemmel bir film. fantastik dünya ve faşist franco döneminin iç içe verilişi fantastik, korku ve dram üçlüsünü aynı filmde görmemizi sağlıyor
18 Nisan 2008 14:03 |

yukarıda da bahsedilen eksiklikler benim gözüme fazla battığından mıdır nedir ben filmi bütünüyle beğenemedim.
mesela bir yerden sonra fantastik öğeler tamamen ortadan kalkıyor,ben buna içten içe sinirlendim (beklentilerimin esiri olmuşum,farkındayım).görsel açıdan ziyafet sayılabilecek sahneler (mesela kurbağalı kısım,çok etkileyiciydi) filmi hatırladığımda küçük bir gülümseme yaratmıyor değil.fakat ötesi gelemedi.
the hobbit ten de resmi olarak ümidi kesmiş bulunuyorum.
28 Nisan 2008 01:23 |

Yönetmenin kendini belli eden fantastik üslubuyla gerçek dünyanın iç içe geçtiği çok güzel bir film...Müziklerine ise diyecek yok. Hem masalsı bir duruluğu hem katı gerçekçi vurgulamalarıyla siyâsî bir tavrı var filmin...
13 Ekim 2008 19:38 |
Bilgi
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.