Seyir Defteri
Anket
Son Yorumlar
Linkler
|
The Mummy (1932)
The Mummy, Hollywood korku sinemasının ilk örneklerinden olması yanında, Alman ekspresyonist akımın izini takip etmesi dolayısıyla teknik ve görsel açıdan pek çok öğeyi bünyesine katmış, bugün bile izlenildiğinde halen ölümsüzlüğünü koruyan bir yapım.
F.W. Murnau ile (ayrıca Fritz Lang'in Metropolis'inde, Golem ve Morg Sokağı Cinayeti'nde) pek çok filmde beraber çalışmış görüntü yönetmeni Karl Freund, bu ilk yönetmenliğinde, görsel becerisine hikaye anlatımını ustalıkla katarak, eşsiz bir aşk öyküsü sunuyor izleyiciye. Çekilen çoğu sahnenin kullanılmadığını ve bu sayede filmin akıcılığının korunduğunu düşünürsek, Freund'un filme katkısı anlaşılabilir. Elbette John L. Balderston'un nihai senaryosunun da buna etkisi büyük. Zira ünlü canlanma sahnesinde mumyanın tamamının görüntülenmeyeceği, filmin senaryosunda açıkça belirtilmiş. Peki ne anlatıyor Mumya? Tarihsel süreçteki önemi ne? Hemen bunlara gelelim.
Önce sizi 1922 yılına, Tutankhamon'un mezarının açıldığı yıllara götüreceğiz. Howard Carter'ın bulduğu mezar, o güne kadar bulunmuş en değerli firavun mezarıydı, öyle ki, seleflerinin aksine, yağmalanmadan bırakılmış tek mezardı ve içinden çıkan eşyalar paha biçilmezdi. Haliyle Tutankhamon, tarihteki öneminden çok daha büyük bir şöhret kazandı ve her şey ondan sonra başladı.
"Bu mezarı her kim açarsa, ölüm ona kanatlanarak gelecektir." Carter bir sivrisinek sokmasıyla öldü. Ertesi yıl aynı günde bir akrabası öldü, mezarın açıldığı gün ise Kahire'de elektrikler kesilmişti. Ölümler birbirini kovaladı, 30'larda Times, ölen 14 kişinin mezarın lanetiyle bağlantılı olduğunu yazdı. Mezar 1922'de bulunmuş, fakat firavunun sargıları 1925'e kadar açılmamıştı. Mezarın tümüyle açılması, 1932 yılına, filmden birkaç ay öncesine denk düşecekti. Haliyle Antik Mısır, tarihe görkemli bir biçimde dönüş yapmıştı. Bunun "toplumların yeni eğlencesi" sinemaya etki etmesi de kaçınılmazdı.
Dracula (1931) ve Frankenstein (1931) ile türe hızlı bir giriş yapan Universal, Nina Putnam Wilcox'u atadığı hikayeyle bir "ölümsüzlük" yapıtı daha peşindeydi: Cagliostro adı verilen hikayede 18. yy İtalya'sında yaşamış bir gezginin sıradışı macerası anlatılıyordu. Cagliostro, yüzyıllarca yaşadığını iddia eden, simyacı, ipnotizmacı, ruh çağıran ve Fransız aristokratında kabul gören bir kişilikti. Hikaye bugün izlediğimiz filmden oldukça farklıydı, ancak senaryodaki birçok ayrıntı filmde farklı şekillerde birebir kullanılmıştı. Putnam'ın öyküsüne ilk katkı, Universal'in senaryo birimi başkanı Richard Schayer'den geldi. Fakat stüdyo, filme son şeklini vermesi için John L. Balderston'u getirdi. Dracula'ya da katkıda bulunmuş Balderston, filmin dramatik örgüsünü bu yapıma odaklanarak şekillendirdi: Birçok benzerlik açık seçik görülüyordu. Yaratığın bir nesneye (Dracula için ayna, Mumya için fotoğraf) yönlendirildiğinde uygar maskesinin düşmesi, onu durduran bir tılsımın (Dracula'da haç, Mumya'da Isis heykelciği) doktorun elinde olması, ve tabii doktor ile yaratığın etkisi altına aldığı güzel kız ile ona aşık genç adam gibi kalıplar, her iki filmde birbiriyle fazlasıyla örtüştü. Ayrıca her iki filmin açılışında Tchaikovsky'nin Swan Lake'i (Scene, Act II) kullanılmıştır.
Balderston'un "Undead" ısrarına rağmen Imhotep adıyla anılan film, nihaide The Mummy adıyla gösterime girdi. Döneminde, pek çok klasik gibi, rağbet görmeyen film, zamanla türün fenomenlerinden biri haline geldi. Imhotep, Karnak'taki Güneş Tapınağı Başrahibi idi. Son hikayeye göre, yasak aşk yaşadığı Vesta rahibesi Prenses Ankesen-Amon (Ankh-es-en-amon)'un trajik ölümünü tersine çevirmek üzere Toth'un parşömenini çalan Imhotep, büyülü ayini gerçekleştiremeden yakalanır ve canlı canlı gömülmek suretiyle lanetlenir. Bedeni geleneklere uygun olarak mumyalanmamış (iç organları çıkarılmamış) ve acılar içinde, kıvranarak ölmüştür. Öyle ki, yeraltına olan yolculukta ölünün ruhunu koruyan kutsal büyü, tabutundan kazınmıştır: Imhotep, öteki dünyada da ölüme gönderilmiştir.
Filmdeki arkeologlar, gerçekteki gibi, İngilizdir. Sir Joseph Whemple ve asistanı Norton, Mısır'da yaptıkları kazılarda bir yığın değersiz eşya ve sıra dışı bir mumya bulurlar. Mumya'nın sargılanış biçimi, yukarıda yazdığımız üzere, ilgilerini çeker. Fakat mumyayla birlikte gelen bir de kutu bulunur: Firavun Amenofis'in kırılmamış mührünü taşıyan kutuda Thot'un parşömeni vardır, elbette açana ölüm getireceği uyarısıyla beraber. İki bilim adamı, yanlarında Mısırbilimci Dr. Muller olduğu halde, kutuyu açmak isterler. Şimdilerde klişe olduğu üzere, Norton, yalnız kaldığı ilk anda merakına direnemeyip kutuyu açar. 2 dakikayı biraz aşan bu sahnede 10 çekim kullanılmıştır. Sahnenin uğursuz, bunaltıcı havasını korumak için müzik kullanılmamış, parşömen açılırken aşağıya kayan çekimle çekimle, Norton açtıkça parşömenin çerçevede daha da büyümesi sağlanmıştır. Sonunda kamera bağımsızlaşır (nereye bakacağını bilir) fakat Norton'u uyaramayız. O, büyülü sözleri okurken; Mumya gözlerini hafif aralar, kollarını zorlayarak iki yana açar. Bir el parşömene uzanır. Geride tozlu bir el izi ve delirmiş bir adam bırakır. Bu sahnenin can alıcı noktası, Mumya'nın sadece yüzünü, kollarını ve elini görmemizdir. Neden diyecek olursanız, her tarafı sargı bezleriyle kaplı Karloff'un bu makyajı, günde yaklaşık 8 saati bulmaktadır. Bunca emeğe rağmen, mumyanın tamamının yürüyüp giderken gösterilmemesi (tüm sargıdan sadece sürünen bir kuyruk gözükür) takdir edersiniz ki, o dönem için fazlasıyla risk taşıyan ve akılcı bir karardı. Kalanı izleyicinin hayal gücüne bırakan bu anlayış, şaşırtıcı ölçüde yerinde ve dramatik bir yaklaşımdı. The Mummy'i doksanlardaki halefinden ayıran ilk fark budur.
Aradan 10 yıl geçer. Birkaç dakikada verilen özetle Norton'un delirerek öldüğünü, Whemple'ın ise kaybolan Mumya'dan kimseye bahsetmeyip ülkesine döndüğünü duyarız. Kazı, görünürde çok da başarılı olmamıştır. Frank Whemple, Mısır'a bir daha ayak basmayan bilim adamının oğludur. Film hiç zaman kaybetmez ve ilk sahnede Karloff'u yeniden izleyiciyle buluşturur. Yeni adıyla Ardath Bey, dostça ziyareti ve sürpriz bulgusuyla, arkeologları Prenses Ankesen-Amon'un mezarına yönlendirecektir. Karloff, kapıyı şimşek hızıyla açar, öyle ki, indirdiği kolunu kapının ardından ancak dikkatli bakınca görürüz. Bu, kapının kendiliğinden açıldığı izlenimini verecektir. Bu doğal teknikler, bugün için bile fazlasıyla etkileyici.
"Mumya, bir insana özgü niteliklerden pek uzak değildir. Kıza onu zamanlar, uygarlıklar arasında 4000 yıl boyunca arayıp dururken ne kadar yalnızlık çektiğini anlattığında, gerçekten dokunaklı olabilir. İşte size bir aşk hikayesi." John Balderstein, 4 Nisan 1932. Mumya tüm ürkünçlüğüne rağmen, tanrıların öfkesini göze alarak sevgilisini canlandırmaya kalkıştığı için de canayakın biriydi, düşünen ve duyguları olan bir varlıktı. The Mummy'i özel kılan belki de en büyük fark ve etken budur.
Orijinalinde bir nefret öyküsü olarak ortaya çıkan (Eski Mısır'da sevgilisi tarafından ihanete uğrayan bir adam, ona benzeyen herkesi öldürmeye başlar) Mumya, hikaye ilerledikçe bir saplantı öyküsüne dönüşür. Paul M. Jensen, yukarıda da yer verdiğimiz kimi sözlerine ek olarak şunları söylüyor: "Fiziksel ve duygusal açıdan çektiği acıların yanı sıra Karloff'un ölçülülüğü de Ankesen-Amon'a duyduğu sarsılmaz aşkın, salt duygu olmaktan çıkmış bir coşku, onu ele geçirmiş, tüm benliğini kapamış bir şey olduğunu düşündürüyor." Karloff'un dokunaklı cümlesi, belki de hikayeyi daha iyi özetliyor: "Aşkım tanrılarımızın tapınaklarından daha uzun ömürlü oldu. Kimse senin için çektiğim acıları bilemez."
Ankesen-Amon'un mezarı açılır ve İngilizlerin hoşnutsuzluğuna rağmen, Kahire Müzesi'ne bağışlanır. Acı ve ağır basson eşliğinde, ilk ziyaretçisi elbette Ardath Bey olacaktır: "Müzenin kapanma saati geldi." "Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım!" Mükemmel bir ironi. Ankesen-Amon'un tabutundan, hızla geçen Kahire görüntüleri sonrası, Helen'e geçiş; Svengali (1931)'de kulanılan teknikle aynıdır. Hakeza, bekçinin Imhotep'i kovaladığı sahnede kameranın el fenerini izlemesi de, daha önce The Last Laugh (1924, F.W.Murnau)'ta aynen kullanılmıştır. Işık, bu filmlerde dramatik bir öğe olarak kullanılır (Stimmung). Bunu Imhotep'in havuz başında yaptığı etkileyici ayin töreninde görebiliyoruz. Imhotep, sevgilisinin ölü bedeni başında büyülü sözleri mırıldanırken, Helen'in içinde bir şeylerin uyandığına şahit oluruz: 11 ayrı çekimle, Imhotep'in ve parşömenin etkili gücü sergilenirken, her geri dönüşte, Imhotep'in yüzüne vuran gölgeler farklı açılardan çekilir. Bu doğal ışığı sağlayan da altta duran lambadır.
"En ilginç hastam" sözüyle tanıtılan Helen'in rahatsızlığı açıklanmaz, fakat derinlerde bir yerde başka bir ruhun bu bedende can bulduğu kesindir: Imhotep'in bile habersiz olduğu bu etkiyle Helen, kendinden geçmiş bir şekilde törenin yapıldığı müzeye gider ve kapıda yığılır. Frank tarafından baygın şekilde bulunan genç kadın gözlerini açtığında "yabancı bir ev"dedir (hangi anlamıyla alırsanız). Frank, mumyayı gördüğünü ve aşık olduğunu söyler. Bu ümitsiz aşk, Helen'in alaycılığında vurgulanırken ("mezarları aşık olacak kız bulmak için mi açıyorsun?"), diğer yandan bu tutku, odağını Helen'e yönlendirecektir. Ardath Bey'in kayıp parşömen için evi ziyaretinde durumu öğrenmesi işler karıştıracak, uyandırıldığında -sözü edilen lanetin aksine- sessizce çekip giden Imhotep, yoluna çıkanları bir bir ortadan kaldıracaktır.
Dracula'da da gözlemlenen ipnotik güç (daha sonra sıkça kullanılacaktır - Darth Vader'i hatırlayın) Imhotep'i daha da görkemli kılarken, diğer yandan Mumya'nın etkin, fiziksel bir iş yaparken gösterilmemesi, onun kırılgan havasını korur. Havuz başındaki ayinsel seremoniler, gerçek hikayede TV'li gösterim düzeneği ile vurgulanıyordu. Uğruna fedakarlıkta bulunduğu kadının kendisine yabancı biri olarak hayata dönmesi, Imhotep'in acılarını daha da yoğunlaştırırken; hiç değişmeyen, titreşimli ses tonu, Karloff'u bir canavardan ziyade ümitsiz bir aşığa dönüştürecek, büyük bir yükün altından başarıyla çıkmasına sebep olacaktı: Karloff'un sıradışı fiziği ve peltek konuşması, aşırı vurgu tehlikesini de beraberinde taşıyordu.
"Ağırbaşlılık, esrarengiz güç ve etkinlik" özetiyle sunulan karakter, fiziğin kullanımıyla ölümsüzleşiyordu: Müze başkanının elini sıkmayan ("Orta Doğulu önyargısı, kusura bakmayın") Karloff'u bu sahnede bile görüntünün odağına yerleştirmeyen Freund ise, sergilenen anı vurgulamayarak (mumyanın tamamını izleyiciden sakladığını da hatırlayın), kendine özgü, dizginlenmiş bir sahneleme anlayışı gösteriyordu. Vurgulanan karelerde ise Mumya'nın yüzüğü (Karloff'un bir önceki -Frankenstein'den sonra- filmi The Mask of Fu Manchu'yu hatırlatır) ve ışık oyunuyla parlayan gözleri akılda kalır ve bir daha da unutulmaz. Gözler ilk kez, Nübyeliyi etkisi altına alırken, daha sonra Helen'i ipnotize ederken vurgulanır; bu, içeride dizginlenmiş, görkemli bir gücün dışa yansımasıdır. Dr. Muller'in Imhotep'e restleşmesinde de bunu duyarız ("çürümüş bedenini parça parça ederdim ama sen çok güçlüsün") ve akabinde meşhur gözler kendisini gösterir. Bu kesme daha sonra birkaç kez daha kullanılarak seyircide pekiştirilecektir.
Filmin finalinde, Helen'in bedeninde ruha bürünen Ankesen-Amon'un, törensel ayini ve ölüm sonrası yaşamı istemeyip Imhotep'i reddetmesi (The Mummy Returns'te de izlemiştik, 2001), filmi -türlü senaristlerin elinden geçmesi yanında- aşk kulvarında Casablanca ile kader arkadaşı yapıyor: "Ben yaşıyorum! Daha gencim! Seni sevmiştim, ama şimdi sen ölülere aitsin. Garip, yeni bir dünyada bile olsa yaşamak istiyorum." Bu hikaye aslında tersiyle de mevcuttu: Balderston, filmin çekimleri bitmemişken, Universal'dan yeni bir iş teklifi alır fakat hikaye çekilmez ve RKO'ya satılır (H.Rider Haggard'ın 1997 tarihli romanı She). Bu hikayede ölümsüz olan kadın, başka bir bedende can bulacak olan sevgilisi ise erkektir. Olaylar, hemen aynısıyla Mumya'daki gibi gelişir. Balderston demişken, senaristin 1. Dünya Savaşı sonrasında Londra'da New York World'ün muhabiri olarak çalıştığını ve bu sırada Tutankhamon'un mezarının açılışına gönderildiğini, önemli bir bilgi olarak ekleyelim.
Baş kadın oyuncu Zita Johann, Macar asıllı, Romanya doğumlu, sıradışı görünüme sahip, dikbaşlı bir aktristi. Yönetmenle sık sık atışmaları yanında ("bir sahneyi yarı çıplak oynaman gerek." "sansürden geçirebilirsen seve seve.") Hollywood'a prim vermemesiyle de tanınmıştı: "42. caddedeki sokak kadınlarına, Hollywood yıldızlarından daha fazla saygı duyuyorum". Kendi rolü için ilk önerilen isim olan Katharine Hepburn'un o sıralarda sinemadan uzaklaşmasıyla fırsatı yakalayan Johann da, 1-2 film daha yaptıktan sonra Hollywood'dan hoşnut kalmayıp New York sahnelerine dönmüştür. Frank Whemple rolünü oynayan David Manners 1936'da sinemayı bırakırken, Norton rolündeki Bramwell Fletcher de bir süre sonra sıkılıp yine sahnelere dönmüştür. Fletcher'in John Barrymore ile Svengali başta olmak üzere bir avuç filmde bir araya geldiğini ve dört evliliğinden ilkini Dracula'nın (1931) Mina Harker'i Helen Chandler ile yaptığını söyleyelim. Dr. Miller rolündeki Edward Van Sloan ise, Dracula (Prof. Abraham Van Helsing) ve Frankenstein (Dr. Waldman)'da da doktor rollerine çıkmış, deneyimli bir aktördü. Peter Cushing'in Universal'deki selefiydi diyebiliriz. Filmin tasarımcısı Will Pogany, 1926 tarihli The Jeweled Nile oyunu ile beğenilip seçilmiş, Eski Mısır fonu yarattığı oyun, bu yönüyle öne çıkarak, büyük beğeniler almıştır. Bu filmle yönetmenliğe adım atan Karl Freund ise, kısa süren macerasını, 1935 yılında, Peter Lorre'nin başrolünde olduğu Mad Love ile, görkemli bir biçimde noktalamıştır.
Johann'ın filmde açlık ve yorgunluktan bitap düştüğünü, kendi deyimiyle 2 ölüm deneyiminden birini yaşadığını (bir dağın tepesinde yükseldiğini de söylemiştir ve evinde, masasının üzerinde kabala çizimleri mevcuttur), yönetmenin kestiği sahnelerden birinde korunmasız olarak 2 aslanın arasından geçtiğini ekleyelim. Bu sahneler, Imhotep'in havuz başında Helen'e gösterdiği, tarih boyunca Ankesen-Amon'un vücut bulduğu bedenlerin kaderini gösteren hikayelerdi - ki aslan sahnesi Roma devrine aitti. Filmdeki hataların en büyüğü bu sahnelerle ilgiliydi: Finalde yer alması gereken Mısır döneminin bu sahneye alınmasıyla "öykünün gerisini bilmemelisin" repliğinin boşa düşmesi, aynı zamanda finalde Ankesen-Amon'un "hiçbir erkek, sevdiği için senin çektiğin acıları çekmemiştir" repliğini de rötarlı kılıyor. Ayrıca kesilen sahnelerde oynayan aktörlerin bir kısmının adı, filmin fragmanında ve kapanış jeneriğinde unutulmuş olarak yer alıyor (Henry Victor ve Arnold Gray). Hatalardan bahsetmişken, diğerlerini de ekleyelim: Imhotep'in müzeden kaçarken parşömeni bırakması, 2. bir bekçinin ateş açması yüzünden oluyor fakat bu sahne de çıkarılmış ve seyirci mantığı kavrayamamış. Bast'ı temsil eden kedinin Helen'in köpeğine ne yaptığı da, aynı şekilde, ucu açık bırakılmış. Elbette, Helen'in mırıldanmalarını duyan Dr. Muller'in "Bu 2000 yıldır konuşulmayan bir dil" açıklamasını unutmamak gerekiyor: Eğer öyleydi ise, Muller'in bu dili biliyor ve konuşuyor olmaması gerekmez miydi? Çıkarılan bir sahnede Imhotep'in sergilenen Isis heykelciğinden korktuğunu, yine Paul M. Jensen'de öğreniyoruz.
"Kendine ölmek" dediği deneyimle karakterine bürünen Johann'ın ruhsal oyunculuk anlayışını ileri yaşında bile kaybetmediğini görüyoruz: Film tarihçisi Gregory W. Mank, 1979 yılında, Hudson ırmağı yakınındaki eski evinde görüştüğü Zita Johann için şunları söylüyor: "Teatral ruhunu halen koruyordu ve isteyenlere oyunculuk dersi veriyordu. Benimle kanepesine uzanarak görüştü ve konuşmaya başlamadan önce üzerine vuran ışıkları ayarladı. Ortada kamera falan da yoktu! Bu, onun karakteriydi."
"The Uncanny" (X-Men'i hatırlayın) Karloff ise, Frankenstein (1931)'den sonra yeniden birlikte çalıştığı efsane makyöz Jack Pierce'in ellerinde sinema harikasına dönüşürken, bir gün dahi yakınıp sesini çıkarmadığı ağır süreç için kızı Sara Karloff ve makyöz Rick Baker şunları söylüyor: "O zamanlar ellerinde yalnızca eter zamkı, pamuk, selüloz nitrat gibi şeyler vardı. Bugün bile yapılan ve yaşlılık benekleri denilen bir şey var. Adamın cildini iyice gerersiniz. Hiç kuşkum yok, Pierce, Karloff'un yüzüne bir kat zamk sürdü, üstüne biraz pamuk yapıştırdı ve bence Mısır pamuğu kullandı, çünkü lifleri daha incedir. Bunu yapıp ya biraz zamkla, ya da selüloz nitratla boyadı ve kurumasını bekledi. Sonra da kuruyunca cildi serbest bıraktı ve kırışıklıklar oluştu. Birçok kat yaptığından kuşkum yok. Yeterli kırışıklık oluşmadığı zaman biraz daha ekleyip yapmıştır. Kuşkusuz Boris için çok usandırıcı, zaman yiyen ve acılı bir süreç. Hâlâ inanamıyorum. Gözlerinin çevresinde selüloz nitrat ve maddelerle, bu işlem sırasında gözlerinden yaşlar gelmiştir. Bir yandan da soluğunu tutmuştur." Makyaj temizlediğinde demiş ki: "Çok güzel bir iş başardın ama bana bir fermuarı çok görmüşsün."
"Stranger Than Dracula! More Fantastic Than Frankenstein! More Mysterious Than The Invisible Man!" sloganıyla duyurulan film, dönemdaşları ile beraber, korku sinemasının en büyüklerinden biridir ve Karloff/Pierce ortaklığının unutulmaz makyajlarından biri ile bir sinema hazinesi, paha biçilmez bir ganimet konumundadır. Üstelik 3 Frankenstein filmine rağmen Karloff, bu serinin devamında rol almamıştır. Korkmak değil belki ama, "büyülenmek" ve bir solukta izlenen hikayede kaybolup gitmek istiyorsanız, bu deneyimi yaşayın ve sinemanın gerçekten sanat olduğu günlere keyifli bir yolculuk yapın. Bu arada keşfedecekleriniz sadece ölümlü şeyler olmayacaktır. Kendinizi bu tecrübeden mahrum etmeyin ve Mumya'yı en özel koleksiyonunuza katın. Mummy Dearest sizi fazlasıyla memnun edecektir.
Karloff'a sevgilerimizle...
Yazar: Sinemaestro | 31 Ağustos 2008 | Okunma: 1236
Benzer haberler:
Bilgi
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.
|
Login
Translate
Facebook
Etiket Bulutu
2007, 2008, 2009, al pacino, alfred hitchcock, alice in wonderland, alien, amy adams, angelina jolie, anne hathaway, annie leibovitz, avatar, back to the future, batman, blake lively, brad pitt, cate blanchett, charlie chaplin, charlize theron, christian bale, christina hendricks, christopher nolan, clint eastwood, dc comics, diane kruger, eleştiri, emmanuelle chriqui, fragman, freida pinto, gary oldman, gişe, gossip girl, hayden panettiere, heath ledger, inglourious basterds, iron man, iron man 2, jack nicholson, james cameron, jessica alba, jessica biel, johnny depp, joker, kamera arkası, kate winslet, keira knightley, kristen stewart, kritik, kısa film, leighton meester, lost, marilyn monroe, marion cotillard, marlon brando, marvel, matt damon, megan fox, meryl streep, mickey rourke, mila kunis, mischa barton, natalie portman, oscar 2009, parodi, penelope cruz, poster, poster art, public enemies, quentin tarantino, rachel weisz, robert de niro, robert downey jr, sam worthington, scarlett johansson, sinema, slumdog millionaire, soundtrack, spider-man, star trek, star wars, superman, terminator salvation, the curious case of benjamin button, the dark knight, the godfather, the godfather part 2, the incredible hulk, the spirit, the terminator, thor, tim burton, vanessa hudgens, vanity fair, video, video klip, wall-e, watchmen, web site, x-men origins wolverine, zoe saldana
Tüm etiketler Popüler
Arşiv
Reklam
|
Şifremi Unuttum?