1930'larda, Buhran Dönemi Amerikası'nın yarattığı, kendi kendine oluşturduğu tuhaf ahlak sistemiyle banka soygunları yapan karizmatik suçlu John Dillinger'ın hikayesini izliyoruz filmde, kendi ekibiyle yaptığı dehşet verici soygunlar, silahlı çatışmalar, hapisten kaçmalar...Ve Dillinger'ın işine (!) paralel olarak anlatılan bir aşk hikayesi. Ancak inanılmaz derecede başarılı bir gangster filmi doğurabilecek bu malzeme, belki de dizi olmaktan son anda kurtulduğundandır, dizi estetiğiyle düpedüz bertaraf edilmiş...
Hayatın kendisi yaşlanmış, her şey yersiz olmaktan öte ızdırap verir olmuş. Kurbanın öfkesi topuklarına çıkmış. Her şeyde bir arbede arar olmuş bünye. Perdeler, ışıklar, gölgeler, sesler, yüzler, gözler, binalar, gidişler, gelişler, nefes alış verişler, yasaklar, dokunuşlar hepsi meydan okunamaz bir tiksintiye hapsolmuş. Bu öyle bir tiksintiymiş ki uzunmuş, darmış, tıpkı bir tünel gibiymiş fakat ucunda ışık da yokmuş. Her iki ucunda da! Geriye dönüş söz konusu dahi değilmiş hele ki yeniden başlamak fikri pestenkerani bir imgeden meydana gelen anlamsız bir sanrı demekmiş…
Çok fazla film üretmemiş olsa da kariyeri hep iniş çıkışlı olan bir yönetmenin filmidir bu: Michael Cimino’nun. The Deer Hunter filmi ile hatırı sayılır bir takdir topladıysa da sonraki filmlerinde ne eleştirmenler ne de izleyici nezdinde aynı mertebeye yükselebildi, söz konusu bu filmi saymayacak olursak.
…Devletten bağımsız olarak inşa edilmiş gayri hukukî bir örgütün hiyerarşileşmesindeki çok katmanlılık belki başka hiçbir filmde bu kadar dolaysız resmedilememişti… Daha çok dokümanter yanından faydalanarak hayret uyandırıcı olmayı becerebilen filmin tüm o kasvetli ve özgürlüğü kısıtlanmış imajları filmin tezini destekler niteliktedir… Tezin temasında herhangi bir sansasyonel (ayriyeten kışkırtıcı) ifadeye rastlamak pek mümkün değil. Bilâkis, film özünden geneline değin tek bir şeyin peşinden gidiyorsa o da püriten doğruluktan gayrisi değildir…
The Dark Knight, sinemaya bir yenilik getirmeyen, fakat çizgi romanı beyaz perdeye en saygın şekilde uyarlayarak bu türün beyaz perdede evrimine katkı sağlamış, bu anlamda önemli bir kilometre taşı ve devrim niteliğinde bir yapım. Heath Ledger'in zamansız ölümü, bir histeri dalgası yaratmış ve kitleleri sinemaya çekmiş olsa da, film daha yapım aşamasında fanların ilgisine uğramış ve gerek gişe başarısını, gerekse, Nolan'ın senaryosundan sızan bilgiler ışığında, alacağı olumlu tepkileri çoktan garantilemişti. Filmin bu denli el üstünde tutulması sadece kalitesinden ve Heath Ledger'in ölümünden kaynaklanmıyor. "İtilmiş" bir türün sadık takipçilerinin, -sinemanın yazılı külliyatta en yakın akrabası- çizgi romanın okurlarının isyanıdır bu. Çizgi roman, sinemada hiç bu kadar saygınlık uyandırmamıştı. Bu bağlamda The Dark Knight, çizgi romanın beyaz perdede kutsanışıdır ve yıllar sonra gelecek ardıllarının öncüsü olarak, bir devrimin başlangıcıdır.
Batman Begins, çekildiği dönem Batman için bir yeniden doğuş gibi görülse de, bugün bakıldığında, çizgi romanın devrimi için önemli bir adım olarak durmakta. Tüm bir türün canlanışını bir kenara bırakır, "Kara Şövalye"ye odaklanırsak; 1989 yılındaki Tim Burton patlaması ve ardından gelen, kimilerince Alman dışavurumculuğunun takipçisi bir başyapıt olan Batman Returns (1992) sonrasında Yarasa Adam, kötü ellerde kötü hikayelerle önce hayranlarını, daha sonra sinema seyircisini hayal kırıklığına uğrattı ve boşluğu affetmeyen beyaz perdenin yeni kahramanlarla yerini doldurmasıyla kendini bir süreliğine unutturdu. Ta ki 2003 yılında Christopher Nolan ve David S. Goyer (sinopsisi de ele almıştır) yeni bir Batman senaryosu üzerinde çalışmaya başlayana ve Kara Şövalye'nin çizgi roman orijinlerine inmeye karar vermelerine kadar.
Tarih 4 Temmuz 1969; yer: Vallejo, CA.. Sıradan bir 4 Temmuz (Amerika' nın kurtuluşu) kutlaması akşamı. Bu akşama, arabasını kullanan Darlene' nın ön koltuğunun penceresinden eşlik ederiz. Üstelik Zodiac' ın ilk kurbanı olacağını hiç bilmeden... Sonrasında Zodiac kendine bir kurban daha seçer... Sonrasında bir tane daha...
"Hayattaki en acı şey, harcanmış yetenektir. Yaptığınız seçimler, hayatınızı sonsuza kadar şekillendirir." Robert De Niro'nun ilk yönetmenlik denemesi, Chazz Palminteri'nin kendi özyaşamından alıntılarla kaleme döktüğü senaryoyla ve -müziğinden mekanlarına- 60'larin atmosferiyle birleşince, tadından yenmez bir film çıkmış ortaya. Bir çocuğun gözünden, kendi babası ve dış dünyada kabul gören Sonny arasındaki gel-gitlerle bezenmiş; varoş bir mahallede (ki burası zenci mahallesine komşu, küçük İtalya'dır) katı kurallarla büyümenin sancısının, yanlış arkadaşlıklar, yanlış seçimler, güven, sevgi ve korku üzerinden sade bir dille ve akıcı bir üslupla anlatımıdır, A Bronx Tale.
Sinema, kendisini oluşturan öğelerin bir bütünüdür: Işık, kamera, ses, kurgu, oyun, senaryo, müzik... Tercihiniz görsellik ise, renklerle oynar, biraz konu katar, Sin City, 300 gibi filmlerle seyirci toplarsınız. Yüz milyon dolarlar yatırarak bilim kurgu başyapıtları çekebilir veya hüsrana uğrayabilirsiniz. Küçük bütçelerle yola çıkıp tek mekanda film çekme cüretini de gösterebilirsiniz (Hitchcock bunu birkaç filmde yapmıştır). İyi oyuncuları kötü senaryolarda harcayabilir (Tim Roth bunun en yakın, en güzel örneğidir), iyi senaryoları kötü oyunculukla yok edebilirsiniz (Saw; 2004.söz konusu yazının konusu üçlemenin son halkasında yönetmenin kızı Sofia Coppola da buna ironik bir örnektir). Müziğe gelince, birçok kereler bahsettiğim üzere, sinemanın geçmişinden bugüne, en önemli öğelerden biri olmuştur.
Şifremi Unuttum?