Çektiği filmlerin yarısı başyapıt olmuş ve hemen tamamı sinemaya eşsiz birer yapıt olarak sunulmuş, klasik dönemin en yaratıcı rejisörlerinden biri olan Billy Wilder, türler arasında da yol alabilen usta bir isim. 1950'lere girilirken üstüste iki kara film ve bir savaş komedisi çeken ve Sunset Blvd./Sunset Bulvarı, Ace in the Hole/Büyük Karnaval ve Stalag 17/Casuslar Kampı adlı bu filmlerle 40'lardaki popülaritesini ve saygınlığını iyice perçinleyen yönetmen , başta Sabrina olmak üzere çektiği 4 romantik komedi ile bu alanda da usta olabileceğini göstermişti. Aslında bu 4 film de 1959'daki Some Like It Hot/Bazıları Sıcak Sever'e bir antrenman gibiydi. Wilder, işte tüm bu filmlerin arasına çok sevdiği polisiye öykülerden birini kattı ve meşhur Agatha Christie'nin çok sevilen Witness for the Prosecution/Beklenmeyen Şahit oyunundan bir başyapıt daha çıkardı.
2. Dünya Savaşı'nın bitiminde savaş suçlularını yargılamak için, Nürnberg'te kurulan mahkemeler, bugün hukuka uygunluğu konusunda hala tartışması yapılan mahkemelerdi. Hitler ve yakınındaki Alman politikacı ve generaller ya intihar etmiş ya da savaş içinde öldürülmüştü. Bu ekipten yalnızca General Herman Göring kalmış ve Nürnberg'in en gözde mahkumu olmuştu. 2000 yılında Yves Simoneau'nün çektiği bir başka kaliteli yapım olan Nuremberg mini dizisinde yargılanışı konu edilen Göring de asılmadan hemen önce intihar etmişti. Judgment at Nuremberg/Nuremberg Muhakemesi, Göring'in intiharından sonrasını ele alan bir üstün-yapım.
Amerikalılar artık var olmayan değerlerini temsil eden, doğruluk timsali aktörlere ve onların canlandırdığı hayali karakterlere o derece hayranlık duyuyorlar ki, Akademi, Gary Cooper (Will Kane, High Noon), James Stewart (George Bailey, It's a Wonderful Life), Gregory Peck (To Kill a Mockingbird) gibi dönemin "marka" oyuncularını "en iyi karakterler" listesinde locaya oturtuyor. Peck'in canlandırdığı Atticus Finch karakteri kendisine Oscar kazandırırken, sinemaya da tüm erdemleri bünyesinde toplamış bir beyaz perde kişiliği armağan etti. Öyle ki, bu karakter Bailey gibi saflık yahut Kane gibi umutsuzluk taşımıyordu; tek başına büyüttüğü çocuklarına empati ve bilgelikle yaklaşırken, ırkçılığın kol gezdiği Güney topraklarında bir zenciyi savunmadan başı dik gezemeyen bir adamdı Atticus Finch. Rol öylesine idealize edilmişti ki, bu karakteri gerçeklemek için Peck'in ağzından şu cümleler dökülüyordu: "Ben bir idealist değilim. Bu (eşit yaratılış) benim için yaşayan, işleyen gerçeğin ta kendisidir!"
Escape from Alcatraz, "Kaya" olarak bilinen ada hapishanesi Alcatraz'dan kaçmayı başarmış tek kişi olan Frank Morris'in gerçek yaşam öyküsüne dayanan, başarılı ve sürükleyici bir gerilim.
In the Name of the Father, 1974 yılında haksız yere suçlu bulunan Guiltford Dörtlüsü'nün hikayesinden yola çıkmış, başarılı bir biyografik drama. Dörtlü, adını 5 Ekim 1974'te IRA tarafından bombalanan, 5 kişinin ölüp 65 kişinin ağır yaralandığı, aynı isimli bardan alıyor.
Şifremi Unuttum?