Robert Wiene’nin Carl Meyer ve Hans Janowitz’in senaryolarından aktardığı Doktor Caligari’nin muayenehanesi, Alman Dışavurumculuğunun bildiri filmidir. Bu çılgın filmde zorba bir bilim adamı kötülüğün biçimlenişini temsil eder. Hipnotize etme gücünün etkisine giren sağlıklı bir adamı,başka bir insanı öldürmeye iter.
Tarihe hem Berlin’den Altın Ayı hem de Cannes’dan Altın Palmiye ödülünü bir arada kazanmış ilk film olarak geçen, Henri-Georges Clouzot yapımı Le Salaire De La Peur/Dehşet Yolcuları, çekildiği tarih itibariyle günün çok çok ilerisinde ilginç bir gerilim filmi. Georges Arnaud’un aynı adlı romanından uyarlanan film, bir Amerikan petrol şirketi adına 4 şoförün nitrogliserin yüklü kamyonlarla oldukça bozuk bir yolu korku içinde aşmalarını anlatır.
Rob Zombie, maskeli katillerin belki de en ünlüsü olan Michael Myers'ı elinde bıçakla manasızca ortalıkta dolaştırmaktansa ilk filmde kurmuş olduğu temeli güçlendirerek davranışlarının altında mantık arayışına devam ediyor. Devraldığı mirası tekrarlamak yerine "tamamlayıcı" misyonu ile değerlendirildiğinde, riskli fakat bir o kadar takdire değer bir çaba bu; Zombie'nin üçüncü bir halka eklemeyeceği seriyi tamamladığı beyanıyla anlam kazanan.
Mary Shelley'in, zamanının çok ötesinde bir teknoloji vaat ettiği için edebiyat çevrelerini şaşkına çevirmiş iki yüz yaşındaki başyapıtı Frankenstein, defalarca kez, defalarca şekilde sinemaya uyarlandı ve hala da önlenemez bir film çekme furyasından nasiplenerek popüler kültürdeki yerini koruyor. Biz de, eserin popüler kültürdeki doldurulamayan yerini incelemek istedik.
*Bu metin spoiler içermektedir. Filmi izlemeyenlerin okumaması tavsiye edilir.* Sinema nedir? Gördüklerimiz mi doğrudur, baktıklarımız mı yoksa göremediklerimiz mi? Şu an burada olduğumuza inandığımız için mi varız yoksa gerçekten var mıyız? Eğer bizden var olduğumuzu ispatlamamız istenseydi ne yapardık?
Şehir yaşamının gönençliği içerisinde hafiften aşüfteleşmiş ilişkiler yaşıyor, sevdiğinize ‘’Evlenmeden olmaz!’’ cümlesini kuramıyor ve durduk yere hafta sonu kamp yapmak için taşraya yol alıyorsanız en münasebetsiz tabirle bela arıyorsunuz demektir. Hele ki civarda hayret uyandıracak türden kibar ya da kaba insanlar cirit atıyorsa doğanın albenisine aldırış etmeden tası tarağı toplayıp eve yollanmakta fayda vardır. Haydi, bunu akıl edemediniz de, bir takım canilerin meskenine buyur edildiniz diyelim o vakit de kurtulmayı başarırsanız can havliyle kendinizi yoldan geçen ilk arabanın önüne atmayacağınızı biliyor olmalısınız.
"Uzayda çığlığınızı kimse duymaz". Alien filminin afişinde bu ibare geçmekteydi. Alfred Hitchcock'un Lifeboat filmi uzayda geçmiyor. Ancak, aynı ibarenin bu film için de geçerli olduğunun altını çizmekte yarar var.
Hellraiser uzun süredir peşinde koşturduğum, görece başarısız birkaç devam filmi haricinde izleme şansı bulamadığım bir korku serisi idi. Baş karakteri Pinhead'in son otuz yıla damgasını vuran Leatherface, Michael Myers, Jason Voorhees, Freddy Krueger ve Chucky gibi beyaz perde katilleriyle aynı itibara sahip olduğu düşünüldüğünde, bu, türün fanatiği olan bendeniz için büyük bir kayıptı. Bu açlıkla saldırdığım 8 filmin bende bıraktıklarını kaleme alıp, ülkesinde bile yeterli seyirciye erişmeyen seriyi türü sevenlere tanıtmak istedim.
Candyman, Hellraiser efsanesi ile tanıdığımız Clive Barker'ın hayal gücünden çıkma, korku külliyatının modern halkalarından birine hayat vermiş bir kült yapım.
The Mummy, Hollywood korku sinemasının ilk örneklerinden olması yanında, Alman ekspresyonist akımın izini takip etmesi dolayısıyla teknik ve görsel açıdan pek çok öğeyi bünyesine katmış, bugün bile izlenildiğinde halen ölümsüzlüğünü koruyan bir yapım.
Şifremi Unuttum?