
O sadece ülkesi için önemli bir isim, milli bir kahraman değil aynı vakit tanrıya ve kutsal olana giden yolda gönüllü bir seyyah idi, fazilete adanmış bir hayatın haiziydi...
Erdemin yandaşı, adaletsizliğin baş muhalifiydi. Dünyayı yaşanır bir yer kılmak uğruna muazzam çaba gösteren hem tüfeksiz hem de benzersiz bir neferdi...
Bahtsız olan Hindistan değildi, bizatihi "tarihti" meşum olan. Ve tarih, pek çok ülkede belirsiz aralıklarla üzerinde yaşadığı toprakları adına tahayyül edilemez vatanseverlik gösteren, önemli savaşlar veren çok yiğit askerler yetiştirdi. Hepsi de civanmert, hepsi de adalet için savaşan fedailerdi. Kimi zaman hiyerarşiye, kimi zaman sömürüye, kimi zaman da ellerinden alınmış hürriyete cephe açtılar, pek çok kişiyi mutlu ederken de bir takım insanları "gözden çıkartmak" zorunda kaldılar.
Elbette kimse kararları için onları suçlayamaz, insanların doğrucu ve makul olmalarını gerektiren vakitler de vardır. Fakat bu ayrımda Gandi'nin yöntemleri, daha insancıl ve bir o kadar da düşsel / tinsel olmasıyla bozukluklara ve çürüklüklere verilen mücadelede "örnek" alınması gerekenlerden. Evet, cazip bir direniş usulü olmayabilir lakin doğruluk için verilen çabada çirkinlik yapmayı gerektirmediği için en azından kendi felsefesiyle çelişmeyen bir yanı vardır. Barış için savaş yapmak birincil bakış açısıyla tek bir seçenek gibi görünse de kelime anlamına bakıldığında hayli abes ve beyhude bir uğraş olduğu basiretini çıkarsamak zor olmasa gerek çünkü.
Pasifizm'in koyu savunucusu ve bu ilkeyi siyasi bir plâtformda bu değin geniş çaplı kullanan ilk kişi olarak Gandi kendisine adalet savaşçısı kimliğinde pek sağlam bir yer edindi. Onunki biraz da kurgusal bir uğraştı ancak çabaları da tamamen hezeyanla sonuçlanmadı pek tabi. Böylesi bir önderin gençlik ve çocukluk dönemlerindeki pasif ve edilgen karakteri de aslında başkaldırmaya giden yolda atılan bir çeşit temeldi. Düzen adına öncülük ettiği sıra dışı ayaklanmanın büyük bir sessizliğin hemen ardından tekabül etmesi pek şaşırtıcı değildi esasen. Dini bütün bir ailede çocukluğunu geçirmesi de kuşkusuz hayat tefekkürünü şekillendiren unsurlar arasındaydı. İşçi sınıfına ait bir ailede etyemezlik, canlılara zarar vermeme ve ayrı dinden olanlara hoşgörülü davranma gibi kimi mühim ahlak prensiplerini benimseyen Gandi ta o günlerden iyilik timsali haliyle seçilmiş olduğunun işaretlerini veriyordu belki de. Kendince küçük hakkaniyet girişimlerinin tüm ülkenin meşum kaderine tezahür etmesi her şeyden önce devletin düzeni ve özgürlüğü için hatırı sayılacak bir çıkardı.
Ülkesini kötü bir yazgının eşiğinden bambaşka bir istikamete doğru sürükleyen bu kahraman 2 Ekim 1869'da Porbandar'da dünyaya geldi, babası şehrin baş veziriydi. Pranami Vaişnava mezhebinden bir Hindu olan annesi de babasının dördüncü eşi idi. Gandi henüz 13 yaşındayken 1883'te ailesinin verdiği bir kararla evlenmek zorunda kalmış olsa da yaşıtı Kasturba Makhanji ile olan evliliğinden birisi henüz bebekken vefat eden tam beş tane çocuğu oldu. Devrinin kahramanı Gandi'nin okul yaşantısı ise görece mutedildi ve yine ailesinin arzusu doğrultusunda gittiği avukatlık okulunun giriş sınavlarını dahi kıl payı kazanabilmişti...
Eğitimi için yerleştiği İngiltere'de de önceden koyduğu vejetaryenlik gibi kurallarından ödün vermedi fakat çevresiyle büsbütün uyumsuz, kendi evrenine yüzünü dönmüş bir karakter de değildi. Bilakis ilgisini çeken kimi derneklere üye olmuş ve Budizm ve Hinduizm hakkında çeşitli araştırmalarda bulunarak en azından inançlarını bilinçli bir temele oturtmayı denemişti. Bu süreç zarfında diğer dünya dinleri hakkında da etraflıca bir araştırma yapma fırsatı bulan Gandi mesleğini icra etmek üzere ülkesine döndüğünde pek de başarılı olamadı. Bu işi beceremeyince lise öğretmenliğinde şansını yokladı fakat netice aynı olunca oradaki beceriksizliğinin ardından bu kez arzuhalcilik yapmayı denedi fakat son girişimi de bozgunla sonuçlandı. Nihai bir iş fırsatıyla Güney Afrika'ya yaptığı yolculuğu ise çeşitli ve çetin deneyimler neticesiyle Gandi'nin dünya görüşünü ve tavrını yeniden şekillendirmesinde etkili oldu. Güney Afrika'da deneyimledikleri kuşkusuz yenilir de olsa yutulur şeyler değildi, ırkçılığın gırla hüküm sürdüğü kara parçasında bir Hintli olarak sürekli kötümsenmiş, sırf öteki oluşundan ötürü hor görülmüş, aşağılanmış, hisleri kınanmış, paylanmış insan oluşu ve çapulcuların elinde fıtratının nevri dönmüş...
Birincil gözden tanık olduğu adaletsizlik, eşitsizlik ve ırkçılık gibi problemler Gandi'nin süre gelen işleyişe müdahalede bulunması için reflekslerini tetikleyen geri tepmelerden bir kaçıydı... Kanun kisvesi altında işlenen ahlaksızlıkları ancak ve ancak güzel ahlakla durdurması gerektiğini sezinleyip o andan itibaren ağırbaşlı bir ayaklanmaya önayak oldu. Bu tam olarak başkaldırı değil de, uyuyan ve gafil pozisyonuna düşmüş mazlumları çekip çıkartmaktı derin uykularından toprağın yüzeyine. Ya da belki bilinçli olanları yüreklendirmekti çekindikleri kaygılarının ürkütücü karaltıları karşısında. Keza düşünmek hareketin sağlanması için aranan ilk koşul olsa da başlı başına bilinçli olmak cesurluk için tatminkâr bir olgu sayılmazdı. Tek taraflı ve kendine doğrucu, riyakâr ahlakçılığın sırtı iç sesler dışa vurmadığı müddetçe yere gelmeyecek kadar pekti. O vakit düşmanı kendi silahıyla vurmaktan başka çözüm yolu kalmıyordu geriye...
Bu ülkü planı çerçevesinde Gandi Güney Afrika'da kalış süresini uzattı ve ülkede Hintlilerin oy kullanmaktan mahrum tutulmalarına dair çıkacak yasaya karşın ülke çapında bir hareketlenme başlattı. Hoş gerçi işler amaçlar doğrultusunda gerçekleşmedi ama en kötü ihtimalle insanlar haklarının bilincine varabildiler ya da "insan" oluşları hakkında duydukları şüphelerinden sıyrıldılar. 1894'te kurduğu Natal Hint Kongresi de başarısız olan ilk girişimin uzantısı olarak bütün Hintlileri siyasi bir zümre etrafında bir araya getirmesiyle aranan hakların henüz peşinin bırakılmadığının bildirisini verir gibiydi. Fakat Gandi'nin itaatkârsız tavırları çok geçmeden kimi kesimlerden tepkiler toplamaya başlamıştı ve bir gün bir takım beyaz tarafından linç edilmeye çalışıldı. Fakat o herhangi bir şekilde bu olayı mahkemeye taşımayarak mahkemede "şahsi" konuların gündeme gelmesinden yana olmadığını hatırlattı.
11 Eylül 1906'da sözü geçen pasifizm ve pasif direniş ile gerçeğe bağlılık (satyagraha) anlayışlarına sadık kalarak ikinci sınıf vatandaş pozisyonunda olmaları gerekçesiyle devleti şiddet içeriği olmaksızın protesto etmeyi önerdi. Toplu grevlerin devlete karşı herhangi bir isyan niteliği taşımamasına rağmen pek çok Hintli -Gandi de dâhil olmak üzere- hapsedildi. Tabiî ki hapse girenler içlerinde şanslı olanlardı. Hükümet bu başkaldırıyı bastırmasına bastırmıştı fakat yaşanan olayların medyada yansımaları ülke adına rahatsız edici olması sebebiyle iki taraf arasında gerçekleştirilen müzakere neticesinde uzlaşmaya varıldı.
1915'te memleketine dönen Gandi burada farklıca bir panoramayla karşılaşmayacaktı. Düzeltilmesi, yoluna konulması gereken o kadar çok noksanlıklar vardı ki bu konuda insanın elinin boş kalması pek mümkün değildi zaten. Gandi'yi kendi ülkesinde de kahraman kılacak açmazlar hayli bol bir çeşitlilik gösteriyordu. Güney Afrika gibi Hindistan da İngiltere'nin boyunduruğu altındaydı ve İngiltere yabancı topraklarda dahi despotluk göstermekte beis görmüyordu. Çamparan'da toprak sahibi olan İngilizler buralarda çalışan Hintlilere şart koştukları ağır vergilerle çiftçiler için yaşamı daha da meşakkatli kılıyorlardı. Keza Kheda desen var olan çapraşıklık orada da aynıydı. Hal böyle olunca İngilizler salgın hastalıklar ile kıtlık başta olmak üzere pek çok ciddi hasarlara neden oldular ve kast sisteminin de verdiği avantajla toprakları yerliler için yaşanmaz hale getirdiler. Gandi ise yandaşlarıyla beraber buradaki bozukluğa el atmak üzere hastaneler ve okullar kurulmasına önayak oldu. Ayrıca köylüler için bölgeye kurduğu aşram (Hindistan'da bir nevi dernek ya da insanların dünya telaşından uzak bir yerde inzivaya çekildikleri mütevazı evlere verilen ad) da yerli halkı içinde bulunduğu ahvali şeraitten az da olsa kurtaran girişimlerden birisiydi. Lakin Gandi'nin zor durumdaki insanlara uzatılmış eli devletin işlerine burnunu sokmak olarak yorumlandı ve huzursuzluk yarattığı gerekçesiyle nezarete alındı. Bu haksızlığa kayıtsız kalmayan halk mahkemenin gücünün de ötesine geçerek Gandi'nin salıverilmesini sağladı. Dışarı çıkmasını takiben de Gandi İngiliz hükümetini rahatsız edecek hareketlerine devam etmekte herhangi bir sakınca görmedi. Protestoların boyutu dayanılmaz olmaya başlayınca hükümet bir kez daha pes etti ve köylüler ile toprak sahipleri arasında Hintliler lehine bir anlaşmaya varıldı. Ve bu olay Gandi'nin sükûnetli uğraşlarının ülke semalarında kulakları tırmalayan güçlü bir naraya dönüşmesine sebep olurken Gandi de aynı zamanda halkça Bapu (Baba) ve Mahatma (Yüce Ruh) gibi önadlarla anılmaya başlandı.
Bir tarafta Gandi ülkesinde dirlik sağlamak için kendini paralarken diğer tarafta da Britanyalılar bildik hoyrat tavırlarıyla yerlilerin insanlık haklarına kötü muamelede bulunuyor, halkın yağmalanmış özgürlüklerini lekeliyor, hal ve hareketlerinde en ufak bir sakınca görmüyorlardı.
Jallianwala Bagh ve Amritsar katliamları da ülkenin atmosferine sinen gerilimin çıtasını titreterek memleket genelinde meydana gelecek buhranlı bir kargaşayı tetikleyen bahaneler olacaktı. Fakat Gandi bu talihsiz olayların faili olarak hem Britanyalıları hem de kendi halkını gösterecek, her iki tarafı da kınayacaktı. 1921'in Aralık ayına gelindiğinde ise Gandi Hindistan Ulusal Kongresi'ne yürütme yetkisiyle dâhil olduğunda yeni bir parti oluşturarak İngiliz Hükümeti'nin gücüne darbe vurmak adına sadece yerli malların tüketilmesini öngören bildiri ile ülkesinin bağımsızlık akımına destekte bulunacaktı. Böylece Hintliler topraklarındaki davetsiz misafirleriyle hiçbir konuda işbirliğine gitmeyecekler ve onların burada tutunmasını güç bir hale sokacaklardı. Boykot, uzlaşmadan yana olmayan tutumuyla çok geçmeden başarı getirse de dallanıp budaklanan eylemlerin şiddete meyilli olmasından korkan Gandi bizzat bu hareketi durdurmak zorunda kalacaktı. Hemen bir ay ertesinde de halkı isyana kışkırtmaktan hüküm giyerek 6 yıllık bir hapis cezası alacak ancak sağlık problemleri ameliyat olmasını gerektirdiği için 2 yıl sonra salıverilecekti.
Gandi'nin yokluğunda da Hindistan Ulusal Kongresi iki hilafa bölünmüşken ülkedeki Hindu kesim ile Müslüman kesim arasındaki bütünlük de hasar görmüştü. Gandi birkaç senelik bir süreç boyunca alkolizm, yoksulluk ve salgın hastalıklarla mücadele etmiş olsa da siyasal gündemden uzak kalmıştı ve son günlerde ülkenin kimi yerlerinde Hindistan bayrakları açılmaya başlanmıştı. Bu halk kahramanı da tuza konulan vergileri protesto etmek adına yaklaşık 400 kilometrelik tuz yürüyüşüne çıkmış ve bu girişimiyle ülkeyi kendi tuzunu üretmesi yönünde teşvik etmeyi planlamıştı. Gandi'ye eşlik eden binlerce Hintli ile beraber büyük bir harekete dönüşen tuz yürüyüşü hatırı sayılır bir rahatsızlık vermişti İngiliz hükümetine.
Avrupa'da henüz yeni başlayan II. Dünya Savaşı'nı fırsat bilen Gandi ve partisi İngilizlerin Hindistan topraklarını terk etmelerini bildiren bir çağrı yayınladı. Bu başkaldırı tahammül edilmesi zor bir katliamın da kapılarını açmıştı. İnsanlar tutuklanmış, öldürülmüş ve sivillerin de dâhil olduğu çatışmalar yüzünden pek çok kişi evsiz, evler de kimsesiz kalmıştı. Bastırılan ayaklanmaların ardından Gandi bir kez daha mahkûm edilmiş ve gözaltında kaldığı dönemde eşi Kasturba vefat etmişti. Kendisi de ağır bir sıtmaya yakalanmış ve bir kez daha sağlık sorunlarından ötürü serbest kalmıştı, beri yandan Gandi'nin hapishanede ölmesi haliyle İngilizlerin de işine gelmezdi...
Daha sonra 1946 ile 1948 yılları arasında 5.000'den fazla insan şiddet eylemlerinde ölmüş ve öldürülmüştü. Dahası ülkenin bağımsızlığını kazanması için Hindistan'ı iki ayrı ülkeye bölmek gibi fikirler oluşmuştu kimilerinin zihninde fakat Gandi ülkeyi bölecek her türlü plana "şiddetle" karşı çıkıyordu. Ülkedeki Müslüman kesim de ayrılmadan yanaydı ve Gandi'nin bölünme fikrinden yana olmaması bu kez de iç savaşı gündeme getiriyordu, buna ilaveten Gandi'nin yandaşlarından da hatırı sayılır bir kesimi bölünmenin hürriyet için en doğru yol olduğuna inanıyordu. Nihai bir kararla gönülsüz de olsa Gandi bu fikre olumlu yanıt verdi. Ülkenin kuzeyinde ve Bengal'de Müslümanlar ile Hindular arasında kıvılcımlanan gerilimi yatıştırmak için kimi siyasi önderlerle görüşmelerde bulundu.
Bu esnada Hindistan - Pakistan savaşında "bölünme" için ayrılan büyük miktar para (550 milyon Rupin) anlaşmaya aykırı olarak Pakistan'a ödenmemişti çünkü Hintliler Müslümanların bu parayı aralarındaki savaşı sürdürmek için kullanmalarından korkuyordu. Bu ve benzeri anlaşmazlıklar Gandi'yi hayal kırıklığına uğratmıştı ve sık sık protesto amaçlı tuttuğu ölüm oruçlarından birisine daha başlamıştı. Gandi Pakistan ile aralarında çıkacak savaşın kendi ülkelerinin hürriyeti için hayli rizikolu olduğuna inanıyordu bu yüzden her iki kesim de mutabakata varmadan orucunu bozmadı.
Daha önceleri de başarısız pek çok suikast girişimine uğrayan Gandi 30 Ocak 1948'de Yeni Delhi'deki Birla Bhavan 'ın (Birla Evi) bahçesinde gece yürüyüşü yaparken bizzat bir Hindistan vatandaşı (Nathuram Godse) tarafından vurularak öldürüldü.
Şaşılmayacak bir tecelli değildi elbette Gandi'nin başına gelen, her iyi adam -daha başka bir deyişle- dürüst ve ilkeleri olan adam mutlaka birilerinin rahatına, aç gözlülüğüne sürtünecek ve erdemli oluşunun bedelini hayatıyla ödemek mecburiyetine düşecekti. İşin ilgi çekici yanı da bir kurşuna kurban giden bu adamın başlıca şiddet karşıtı olmasıydı.
Richard Attenborough'ın Gandhi'si

Attenborough'un Gandi'nin öyküsünü anlatmasında şayanı hayret detaylar vardır. Filmin yapılış öyküsü / süreci en az Gandi'nin mücadelesi kadar meşakkatli geçer yönetmeni için. Zaten biyografik filmler çekmek konusunda had safhada seyreden bir meraka sahip olan Attenborough bu merakını somutlaştırabilmesini de iyi bilen bir yönetmendir aynı vakit. Bunu Gandi gibi bir insanın hayatını anlatma yükümlülüğünün altında gösterdiği cesaretle ispatlamasını bilen Attenborough, ta en başından bu adamın öyküsünü anlatmak istediğini ve sırf bu sebepten ötürü yönetmen olma kararı aldığını da dürüstçe dile getirebilmiştir.
Gandi'nin hem Güney Afrika'da hem de kendi ülkesi Hindistan'da İngilizlere karşı mücadele verdiğini de göz önüne alırsak bu adamın öyküsünün yine İngiliz asıllı bir adamın kamerasından -hem de bu denli kifayetli- perdede izdüşümü bulması da bir diğer enteresan teferruattır.
Attenborough yaklaşık 20 sene boyunca dişini tırnağına takıp bu film için mali kaynaklar aramakla kalmamış, filme bir ekip kurabilmek, stüdyo ayarlamak gibi çeşitli zahmetlere de katlanmak mecburiyetine düşmüştür. Sırf bu yanıyla bile merak edilen bir film olmayı hak eder "Gandi". Hele ki Gandi üzerine yapılan filmlerden de en niteliklisi olunca, bu kahramanı başka kaynaklardan tanımaya çalışmak biraz güzaf kaçabilir.
Aslında film üzerine sarf edilecek pek fazla kelime yok, ya da filmin tartışmaya açılabilecek yanı. Zira film en başından ne olduğunu, neler olamayacağını bizzat seyircisine aktarıyor. İddialı değil, boyundan büyük sözleri de yok fakat kendince kıvrak bir zekâdan da yoksun değil. Boylu boyuna bir belgesel görünümünde olan Gandi, belki de kronolojik olmasından ötürü biraz "konulu" bir film biçiminde akseder ya da karakterine yaklaşımındaki insani boyuttan ötürü film kurmaca gibi durabilir. Lakin görünenin aksine Gandi düpedüz bir belgeseldir, fakat belgeleri de soğuk yüzlü kâğıt parçalarından değil bilakis bir adamın yüreğine giden dar sokakların haritasından müteşekkildir. Yine ilginçtir Gandi'ye karşı duyulan bu gönül bağı filmin dramatik / duygusal yanından gelmez. Ajitasyon olmadığı gibi Gandi enikonu özel yaşamıyla da yansımaz ekrana. Attenborough Hindistan'ın tarihi arka planına en az Gandi'ye verdiği kadar önem verir ve olaylar esnasında bu iki temadan hiçbirisi arkada fon niyeti görmez. Yönetmene göre Gandi sadece tasvir edilmesi gereken tarihi bir figürdür ve ona öznel bir biçimde hiçbir karakteristik ayrıntı ilave edilemez, bu belgelere aykırıdır en başından. Kimileri için Gandi'nin bu kadar özel yaşamdan yoksun bir halde betimlenmesi rahatsız edici olabilir fakat filmin bu konudaki kayıtsız tavrı Ben Kingsley'in oyunculuğunda vücut bulan Gandi'yi sevmemize engel teşkil etmez.
Aslında Gandi'ye duyulan sempatinin nedenlerinin daha başka mercilerde aranması lazım gelir. "Mahatma" (Yüce Ruh) sıfatına sahip olan birisi daha en başından ulaşılmazın fevkinde bir karakteri anıştırıyor. Ve insan ister istemez böylesi kutsal birisinin öyküsünün hayli ağırbaşlı olacağını umabiliyor. Ancak belli ki Attenborough'un inanışı o yönde değil. O, Gandi'yi alabildiğince sıradan, yer yer pısırık, bazen beceriksiz bazen de keskin bir espri anlayışına sahip orta halli bir vatandaş olarak resmetmekten hiç çekinmiyor. Yine Gandi'yi bu kadar olağan bir kalıba sokarak tarif etmek kimileri için can sıkıcı olabilir. Ama her şeyden evvela unutulmamalıdır ki bizatihi Gandi halktan olmak için çaba göstermiştir zamanında. Halkının çobanlığını yaparken, çobanlığından vazgeçmiştir. O kahraman olmamış, halkından bir kahraman yaratabilmeyi umut etmiştir. Attenborough da filmin mizahi kumaşından bol bol kullanarak çok yerinde bir tercihte bulunmuştur. 3 saati bulan süresine de dikkat edecek olursak zaten asık suratlı bir filme de o süreç boyunca kolay kolay kimsenin tahammül etmesi beklenemez.
Her ne gaye ile olursa olsun filmin zehirden keskin mizahi boyutu onu daha yalınç kılmamış aksine ona, karşı konulmaz bir sıcakkanlılık katmıştır. Ve pek çok komedi filminde sunulan mizahtan daha samimi bir nüktedanlık ile gönülleri çelmesini iyi bilmiştir film. Richard Attenborough "Chaplin" filminde gösterdiği kadar yoğun mizah ve dram kullanmasa da Gandi gibi bir figürün hikâyesinden öykünerek çektiği filmde tercih ettiği güldürünün dozajı hayli cüretkâr sayılabilir.
Bunun yanı sıra film sinema tarihinde gelmiş geçmiş en tuhaf "yükseliş" öyküsüdür de. Gandi'nin eşitlik hatırına katlandıklarının semeresini "kahraman" olarak ödemesi hayra yorulamayacak bir manidarlık abidesi gibidir. Film de bu hayat öyküsünün peşi sıra giderken yükselmeye karşıt verilen bir yükseliş öyküsü biçemine bürünür bir şekilde. Yine de Gandi'de bir coşku ya da vecit bulmak pek olası değil. Bu katıksız sinema dili de şüphesiz Gandi'yi mizanseni etrafında "herhangi birine" dönüştürme misyonunu üstleniyor. Görüntülerin çerçevelenmesinde sıklıkla -geniş ekran kompozisyonunun da etkisiyle- Gandi'nin bir bütünlüğün içinde sıradan bir ayrıntı olarak kalması tercih ediliyor. Bununla beraber geniş açı kompozisyonlardan perdeye dâhil olan engin manzaralarda belli bir alçakgönüllülük ve öngörülülük seziliyor. Bilhassa Gandi'nin geniş görüşlülüğü ve zekâsının sınırları bu karelerde daha bir ayan beyan hissediliyor. Ayriyeten bu çerçevelenmiş görüntüler Gandi'yi "kapsamlayış" (parçanın bütünü, ya da bütünün parçayı ifade etmesi) temasında tüm insanlıkla beraber sadece bire indirgemekle görevliler.
Bundan başka, film mebzul derecede enteresan bir ana da seyircisini tanık ettirmekten geri durmuyor: İngiliz hükümetinin gerçekleştirdiği katliamlardan birinin hemen ertesinde olay mahalline gelen Gandi'nin yüzündeki mazlum ifadenin git gide kararak yerini film içinde sıra dışı bir "perde arasına" (intermission) bırakması Attenborough'ın yakaladığı ve seyircisini içine sürgün ettiği en anlamlı sahnedir. Uzunca sayılabilecek süresiyle kapkara ekran, izleyicisine oturup gördüklerini adamakıllı tahayyül etmesine olanak tanırken bir yandan da dünyamızın ne kadar karanlık olduğuna dair alenen hiç sarf etmediği ve sarf etmeyeceği görüşlerini imliyor. Gandi'nin aydınlık dünyasından arta kalan bu gürültülü karanlıkta bir şeyler ya da birileri için ciddi manada yas tutmak açıkça şart koşuluyor seyirciye.
Neticede Attenborough'ın bu duygusal açıdan hissettiren belgeselinde Gandi'nin hayatına mümkün olduğunca ihtimam gösterdiğini iddia etmemek hata olur. Gandi'nin şahsına duyduğu itibardan ötürü filmi nihayete erdirdiğinde de gereğince tutarlı bir biyografiye imza sahipliği yapmış oluyor Attenborough. Malum, film Gandi'nin 1893'te Güney Afrika'ya gitmesinden vefatına dek düşen alanı kaplayan bir süreçte geçtiği için kimi olaylar perdeye hiç dâhil olmamış, kimileri ise üstünkörü anlatılmak zorunda kalınmış. Hatta sahneler arası geçişler de genellikle geniş bir zaman dilimini kapsadığı için hikâye biraz sıçrayarak ilerliyor da denebilir. Bu sebeple de kimi detaylar Gandi'nin öyküsüne yabancı olanlar için pek mana taşıyamayabiliyor. Bunlar da haliyle yukarıda bahsi geçen "belgeselimsi" atmosferi sağlamlaştıran etmenlerden.