Sinemaestro > Drama > Mr. Smith Goes to Washington (1939)

Mr. Smith Goes to Washington (1939)


20 Şubat 2010. Yazan: Immigrant
Mr. Smith Goes to Washington (1939)

 

Karşımızda dönemin totaliter yönetim altında yaşayan ülkeleri; Almanya, İspanya, Sovyet Rusya ve İtalya'da gösterimi yasaklanmış bir film var. Filmin Frank Capra filmi olduğunu bilmek bile bu ülkelerde neden yasaklandığını açıklıyor aslında. Çünkü Capra, 2. Dünya Savaşı kendine yer açmaya başladığında bile demokrasinin, politik namusun yılmaz bekçisi olan bir yönetmendi. Resmi olmayan ikili bir seri olarak düşünülebilecek filmin öncesindeki Mr. Deeds Goes To Town'daki dürüst adam imajı bu filmde de devam ediyor.

Mr. Smith Goes To Washington/Bay Smith Washington Yolunda, aniden ölen bir senatörün yerine acilen atanması gereken ve yörenin yolsuzluğa batmış politikacı ve patronlarına zarar veremeyecek kadar işi bilmeyen bir adamın Senato'da yaşadıklarını konu alıyor. Buhran'ın son yıllarını yaşadığı ABD'de, bahsi geçen buhrana sebep olan politik kayırmalara karşı koyamayan Amerikan politikacısı profilinden bıkmış bir halk için diğer Capra filmlerinde de olduğu gibi yine bir umut vaadeden adam karakteri perdede yerini buluyor. İzlediğiniz zaman, hikayenin hala güncelliğini yitirmediğini düşündüğünüzde ise umudun ancak sinema gibi, edebiyat gibi sanat alanlarında kaldığını farkediyorsunuz.

Sinemaya ses dublajlarıyla verdiği rengin yanı sıra karakter oyunculuğuyla da ölmez bir imza atmış olan Claude Rains'in canlandırdığı tecrübeli senatörün koruyuculuğunda Washington'a giden toy senatörü, Capra'nın en iyi filmlerini beraber kotardığı James Stewart oynuyor. Stewart'ın kendisi de epey toy gözüküyor bu filmde lakin son yarım saatte, zaten en iyi performansını sergilemesini beklediğimiz o son rauntta, sınıfını geçiyor ve ilk Oscar adaylığına uzanıyor. Kendisine eşlik eden aktrist ise Mr. Deeds...'ten de tanıdığımız Jean Arthur.

Film, tam bir karmaşayla açılıyor. Senatörün ölümünden sonra eyalet valisinin makamında yeni senatörün kim olacağına dair yaşanan tartışmanın sonunda düşünülen 3 adaydan bir izci reisi olan Jefferson Smith seçiliyor. Smith, dost olduğu çocuklara ve film boyunca adı hiç geçmeyen eyaletinin halkına namuslu bir politikacı olacağının sözünü vererek Washington'ın yolunu tutuyor. Büyük kente ilk geldiğinde ise ABD tarihine dair anıtların kendi idealleriyle birleşmesi karşısında çarpılıp bir dönem adeta sarhoş gibi geziyor. Bay Smith, senatoda, bir piyon olmadığını göstermek için, ilk iş, bir izci kampı projesini tasarlıyor. Fakat, kurmayı düşündüğü kampın üzerinde bulunacağı arazinin, devletin oraya baraj yapacağını öğrenen kirli bir işadamına ve Rains'in canlandırdığı diğer senatöre ait olduğu ortaya çıkıyor. Film de zaten bu noktadan sonra hız alıyor ve olay senato tarihinin en uzun "engellemesi"ne kadar gidiyor.

Bay Smith'in filmin finalinde yarattığı her çaba karşılığını buluyor gibi gözükmesine rağmen aslında tek bir adamın vicdanının sesini dinlemesiyle bu başarıldığı için Capra ister istemez ABD politikacılarını ve senatoda 24 saat boyunca Bay Smith'i dinleyen diğer senatörleri aklamıyor. ABD yönetim tarzı ve yöneticilerini en kirli halleriyle yine başbaşa bırakıyor ama yine de vicdan, sorumluluk ve politik onur gibi kavramlara gereken karakterler üzerinden hak ettikleri vurguyu eklemesini de biliyor.

Filmin kurgusu tıpkı en iyi Capra filmi olarak anılagelen It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'taki gibi ilerliyor. Finale kadar yavaş bir tempoda ön hazırlıklar yapılıyor ve izleyicinin bir filmin en çok başını ve sonunu hatırlayacağı bilgisiyle finalde tüm ekip olanca gücüyle tempoyu arttırıyor. Bu da hem hikaye anlatma geleneğinde çoğunlukla Capra'ya özgü bir tutum oluşturuyor hem de arka arkaya başyapıtlar çıkmasını sağlıyor. Frank Capra'nın 1935'ten başlayarak 1946'ya kadar çektiği her filmin üst düzey olmasına ve sinema tarihinin unutulmaz yapıtlarına adlarını yazdırmasında daha çok bu garantili formül zemin oluşturuyor.

Filmi izlerken ister istemez günümüz politikacılarını da düşünüyorsunuz. Ülke adı farketmeksizin hala tüm dünyada politikanın o kirlilik düzeyinde seyrettiği acı gerçeğini hazmetmeye çalışıyorsunuz. Ayrıca basının hem bir saatli bomba hem de kurtarıcı olduğu gerçeği de algı duvarlarımıza çarpıyor. Bununla birlikte, tıpkı Capra gibi her daim bir umudun var olduğuna da hükmedebiliyorsunuz. Usta yönetmenin hikayeleri biraz rüya gibi gelse de bir yerlerde küçük de olsa hala gerçekliğini koruyor.


Geri Dön