Sinemaestro > Fantastik/Bilim-Kurgu > Dark City (1998)

Dark City (1998)


30 Ekim 2006. Yazan: Sinemaestro

altalt


Dark City, Alex Proyas'ın The Crow sonrası yazıp yönettiği futuristik bir modern masal. 1998 yılında çekilmiş, ertesi yıl gösterime girecek The Matrix'e fazlasıyla ilham verdiğini düşündüğüm bu "karanlık" filmin en başta atmosferi sizi sarıyor. Öykünün ilerleme sürecinde zaten görsel olarak filme bağlanıyorsunuz. Bir çizgi-roman uyarlaması olmamasına karşın Batman çizgi-romanlarının çekici ve kasvetli havasını solumak, hatta ve hatta (yazarı, yönetmeni bilinmese dahi) The Crow bağlantılı bir film olduğunu sonuna kadar hissetmek mümkün. Henüz çekildiği yıllarda kült mertebesine ulaşmış bu filmi The Matrix sonrası izleyenler için, kronolojik sırada Dark City'nin önce geldiğini tekrar hatırlatmak isterim.


alt

 

Film, Dr. Schreber'in (bir ayağı aksayan Kiefer Sutherland) anlatımıyla başlar. "Zaman kadar eski" bir uygarlık, yok olma sürecinde buraya gelmiştir ve çeşitli deneyler yapmaktadır. Doktor da kendi ırkına ihanet ederek bu deneylerde onlara yardımcı olur. "The Strangers" dediğimiz bu yabancılar kitle hafızasına ve gücüne sahiptir, binaları ve insanları istedikleri gibi "ayarlayabilirler", yeraltında ikamet ederler ve saatler 12'yi vurduğunda bir süreliğine tüm şehri uyutup yukarı çıkarlar: Hafıza depoladıkları şırıngaları bir insandan diğerine yükleyerek hayatlarındaki değişimi, "onları neyin özel kıldığını" bulmaya çalışırlar. Bir gün müfettişseniz diğer gün taksi şoförü veya gece bekçisi olabilir, hafızanızın zayıflığını günlük rutine bağlayabilir, fakat en özel hediyelerinizi ne zaman aldığınızı, en son ne zaman güneşi gördüğünüzü hatırlamayabilirsiniz.


alt


Bu şehirde güneş de hiç doğmamaktadır, kimsenin farkında olmadığı birçok şey gibi bu da "yabancıların" kendi menfaatleri için ayarladığı değişimlerden biridir. Giderek yaşlanan ve yok olma sürecinde kitle hafızalarını yükleyebilecek bir denek arayışında olan grubun, peşinde olduğu biri vardır: Filmin başında bir küvette uyanan ve kim olduğunu hatırlamadığını bizim de doktordan aldığı telefonla öğrendiğimiz, peşinde birilerinin olduğunu ve bir an önce kaçması gerektiğini duyması akabininde kendini sokağa atan John Murdoch. Kimliğini arayış sürecinde uyutulan ve başka kimliklerle uyanan insanların kayıtsızlığına, fahişeleri öldüren bir seri katilin ve kendi üzerindeki şüphelerin varlığına şahit olur, polis müfettişinin ve yabancıların ısrarlı takibi sırasında önce bir fahişe, sonrasında da 3 haftadır görmediğini öğrendiği karısı kendisine güvenir, kimbilir, alt metinlerde kadınlara da bir övgü, bir güven belki söz konusudur.


altalt


John önce karısıyla temas kurar ve doktorun yerini öğrenir, sonra yabancılar gibi "ayarlayabildiğini" keşfeder, yüzyıllar sürecek bir evrim basamağını deney sırasında uyanarak ve yüklemeye izin vermeyerek bir şekilde atlamıştır. Bu yüzden özeldir ve diğer tüm deneylere yeğlenen bu denek, yabancılar tarafından ele geçirilmelidir. Bu amaçta John'un hafızasını Mr. Hand'in beynine aktaran topluluk, John'un gidebileceği yerleri mimleyerek peşine düşer, görüştüğü fahişeyi öldürür, karısını ve müfettişi katil olduğuna inandırır, hatta tutuklanmasını sağlar. Fakat John'un geçmişi de diğerlerininki kadar şaibelidir, bu ipuçları onları kendi kurdukları dünyanın çıkmazına götürecektir.


altalt


 

John yakalanıp da doktorun kendi yaptığı ilacı beynine yüklemesiyle uyandığında The Matrix'teki Neo gibi güçlerinin kontrolüne varır ve grubun lideri bilge Mr. Book ile amansız bir mücadeleye girişirler. Uçma sahneleri ve gökyüzündeki finalle Matrix'in son bölümünü hatırlatan bu sekans, kaba kuvvetten ziyade telekinetik güçlerin bir çarpışmasıdır, "daha gelişmiş" olan bu savaşı kazanır.


altaltalt


 

Bembeyaz yüzleri, siyah kıyafetleri ve şapkalarıyla 50'lerin Men In Black kültünü hatırlatan Yabancılar, pek az şiddete başvurmaları, gizemlerini her şeye rağmen korumaları, Lemuria'dan çıkıp gelmişçesine silahlar yerine bilgeliği, zekayı, ortak hareket etmeyi tercih etmeleri, sudan ve ışıktan hoşlanmamaları, hatta film boyunca gördüğümüz birçok çocuk üyesiyle (bir tanesi elinde bıçak olduğu halde pencere pervazındaki Murdoch'u dişlerini eline geçirerek düşürmeye çalışır) nefret edemeyeceğimiz ve film literatüründe ayrıksı bir yerde duran bir konumdadırlar, kimbilir, belki de geleceğimiz tasvir edilmektedir, işgalci ve açgözlü ırkımızın birkaç evrimden sonra bu hale gelmesi bile şu anki profilde bir lütuftur. Kendi halinde bir aileyi sırf deneyleri için bir gecede şirket sahibi eden bu yabancılar, bizlere göre çok daha cömerttir!


alt


John Murdoch kompozisyonuyla göz dolduran Rufus Sewell'in yanı sıra ondan rol çalan müfettiş Bumbstead (William Hurt), Doktor rolünde Kiefer Sutherland ve Mr. Hand rolünde Richard O'Brien, ayrıca şarkı söylediği 2 sahneyle (Sway ve The Night Has a Thousand Eyes: Anita Kelsey yorumlar, Connelly playback yapar) ve tüm güzelliğiyle Jennifer Connelly, filmin lezzetine katkı yapan oyunculuklardır.


altaltaltaltalt


Filmin finalinde hafızasını çalan Mr. Hand'in söylediği üzere "aradığı şeyi okyanusta bulmaya kararlı olan" John, müfettişin de yardımıyla film boyunca her yerde afişini, reklamını gördüğümüz fakat nerede olduğunun tarifini kimsenin veremediği Shell Beach'i bulmaya gider. Barton Fink'vari bir finalle (hatta The Truman Show bile anımsanabilir) ulaştığı sahilde, yenilenmiş hafızasıyla Anna'yı bulur ve (Eternal Sunhine of the Spotless Mind'a da gönderme yapalım) ilk tanıştıkları yere doğru birlikte yolculuk ederler. Jennifer Connelly de bu sekansla daha sonra Requiem for a Dream'e ışınlanacaktır. Filmin mesajı da John'un Mr. Hand'e verdiği cevapta saklıdır: "Bizi özel yapan şeyi mi arıyorsunuz? Yanlış yere baktınız." Karı-koca ilişkisinin bile yapay bir şekilde oluşturulmuş olduğundan şüphelenen John'a, kendisine duyduğu aşkın yapay olamayacağını söyleyen Emma'nın öğretisidir bu. Bir camla bölünmüş hapishane ziyaret odasındaki bu telefon konuşması sekansı da ellerini uzattıkları sahne akabininde John'un camları yere indirmesi ve Emma'yı öpmesiyle "Tarantino"vari yapay bir kurguyla final sahnesi olarak zihinlere işleyecektir.


alt


Filmin son yarım saati, hikayeyi kurduktan, seyirciye geçirdikten ve sağlam bir şekilde ördükten sonra biraz yavan kalsa da "sinemada orijinallik gereği" yukarıda saydığım ardıllarına ilham verecek ve birçok yeni filme de esin olacak bir etki yaratmıştır Dark City. Blade Runner'in karanlık atmosferlerinin video dünyasında kült mertebesine ulaşmasında etkisini düşünürsek bu tür filmleri sevenler için şimdiden kült mertebesine ulaşmış olan bu filmin gelecekte daha da değerleneceğini, en azından kronolojik sırasının avantajıyla yeni bir kara film (film noir) türünün başyapıtı olabileceğini söyleyebiliriz. Terry Gilliam filmlerinin (Brazil, 12 Monkeys) karamsarlığını, Cronenberg erken dönem filmlerinin gerçeküstücü yanını, hatta ve hatta John Carpenter'in Apocalypse üçlemesinin şizofrenik ve paranoyak etkilerini, Metropolis (Terminator de bu filmden esindir), Alphaville gibi sinemanın başyapıtlarıyla beraber bu filmin esin kaynakları arasında sayabiliriz.


alt

31 Ekim Halloween olması dolayısıyla bir korku filmi yorumlayacaktım fakat defalarca izlenmiş bir Halloween filmi yorumlamak yerine sıcağı sıcağına bulunup kalitesinden emin şekilde izlenmiş bu filmi önermeyi uygun görüyor ve referans olduğunu düşündüğüm filmleri seven herkesin de bu filmi alıp izlemesini, sonrasında arşivinin baş köşesine koymasını umut ediyorum. Dünyada bu kadar kötülük varken -sırf söylentisi için Avrupa'da cadı diye yakılan yüzlerce insana ironik- hiçbir ağacın, odunun ve ateşin bunu karşılamaya yetmeyeceği bir çağda -sadece Michael Myers anısına adının anılmasını istediğim- Cadılar Bayramı'nın herkese kutlu ve mutlu olmasını, hak eden tüm cadıların cezalarını bulmasını diliyorum.


ELeCTrO'dan Sevgilerle...

 

altalt


ilgili linkler: imdb , wikipedia


Fragman


Jennifer Connelly - Sway (seslendiren: Anita Kelsey)


Jennifer Connelly - The Night Has a Thousand Eyes



Geri Dön